kapıdan gelen yumruklama sesiyle gözlerimi
açtım. terleyen yanağım deri koltukla
bütünleşmiş vaziyetteydi. üzerine yaslandığım gözüm yarım yamalak
aralanabildi. koltuktan göz kapağıma, oradan kirpiklerime kadar bulaşan terimin
gözümü yaktığını hissedip tamamen ayıldım. güç bela doğruldum ama sanki kafam
hala kotuktaydı ve "beni bırak da ne yaparsan yap" diyordu. ben
ayağımın altındaki cam kırıklarının neye ait olduğunu hatırlamaya çalışırken,
sigara paketinden yapılıp hunharca kullanıldıktan sonra küllüğe basılmış
zıvanalar pişkin pişkin sırıtıyolarmış gibiydi. sadece beş metre uzağımdaki
kapıya vurulan yumluklar, koltukta doğrulduğum anda daha gür hissedilir oldu. kapıyı
açtığımda sinirden suratı pancar gibi kızarmış muzaffer abi ağzından tükürükler
saçarak "bu kapı otomatiğinin bana garezi var, nezaman acelem olsa
açılmıyo" gibisinden bişeyler zırvaladı. sinirinin sebebi de işe geç
kalmış, apar topar minibüsünü çıkarması gerekiyomuş ama otomatik kapı tutukluk
yapıp açılmamış. ayaklarımı sürüye sürüye gidip o an bana on tonmuş gibi gelen
demir kapıyı iterek açtım. ben henüz kapının tamamını açamamışken muzaffer abi
minibüsüyle alel acele basıp gitti. kapıyı açık bırakıp koltuğa geri döndüm.
koltuk, otoparkın köşeside yer alan, patronun
"ofis" diye tabir ettiği otuz-otuz beş metrekarelik bi kulübeydi.
içeride masa, makam koltuğu, iki deri koltuk ve cam orta sehpadan oluşan bi
dekor vardı. dip taraftaki kapı duşa kabin, tuvalet ve lavabo kombinine
açılıyordu. ofisin ortasındaki sehpanın camı bazen gün aşırı, bazen ayda bir,
ortalama haftada bir kırılıyordu ama nedense yerine daha dayanıklı başka bir
sehpa alınmıyordu. her seferinde camcı ertuğrul kafasına göre bi model kesip
getirip sehpa ayaklarının üzerine yapıştırıyordu. koltukda oturmuş ayılmaya
çalışırken sehpa ayaklarının üzerinin yine boş olduğunu gördüm. az buçuk ayılıp
tuvaleti ziyaret etme, ardından kafamı musluğun altına sokma, sonrasında da az
ilerdeki fırından iki kır pidesi alma gibi mütevazı bi eylem planı belirledim.
planın son aşamasına geçmek üzere ofisi terkederken kafamda akşamdan kalma
türlü arabesk şarkılar, beethoven ve schubert ezgileriyle çınlıyordu. "otoparkda
beşinci senfoniyi kim dinledi acaba" diye düşünürken yanımda birilerinin
olup olmadığı konusunda kesin bi karara varamdım. hatta sadece dün geceden beri
mi uyuyordum yoksa daha da eskiye mi dayanıyordu emin olamadım. pideleri hesaba
yazdırıp ofise dönerken schubert ezgisi falan kalmamıştı. açık ve net bir
şekilde "tanrı istemezse insan ölmezmiş, tanrı istemezse yaprak
düşmezmiş…" inliyodu kafamın içinde ve bu sözün ne kadar doğru olduğunun
kanıtı gibiydim ama devamında gelen "sen tanrı mısın beni öldürdün? eşime
dostuma beni güldürdün" kısmındaki bütün öznelerin yerinde koca bi boşluk
vardı.
ikinci pideden henüz ilk ısırığımı almıştımki
iki araba girdi kapıdan. doğruca yıkamaya çektiler. yanlış saymadıysam her
birinden üçer kişi indi. hiç birini tanımıyodum. tanıştıysamda hatırlama şansım
yoktu o an. "ikiside iç dış" diyip fazla muhatap olmadan kenardaki
banklara geçip oturdular. arızalı kompresörü çalıştırmaya çalışırken kablodaki
elektrik kaçağını unutup biraz çarpıldım. o bile ayılmama yetmedi ama neyseki
kompresör çalıştı. önce içlerini süpürdüm, sildim. bi kaç iç mekan parlatma
zımbırtısından sürdüm belki bahşiş alırım diye. sonra dışına köpük, cila,
durulama, kurulama derken arabaların ikisi de jilet gibi oldu. birden zengin
kalkışı yapıp yanıma geldiler ve "ne kadar?" diye sordular.
"ikisi yirmi" dedim. içlerinden biri elini cebine attı, sonra hızla
çıkarıp "nah" yaptı ve hepsi senkronize bi şekilde kahkaha attı. ilk
defa gelmiyordu başıma. sakince arkamı dönüp demir kapıya doğru yürüdüm. tam
üzerlerine kapatmaya çalışırken sırtımda bir kaç el hissettim. tek bi tane
olmadığına eminim ama o kafayla net sayı alamadım yine. belkide ben öyle
sanıyordum çünkü bırak birden fazla eli, o an tek bi serçe parmak bile beni
oradan savurmaya yeterdi muhtemelen. çekip aldılar beni demir kapıdan. sırtımdaki
ellerden sonra hissettiğim ilk şey kanımdaki tekme oldu. hafif öne doğru
bükülmüşken sağ arka baldırımda başka bir tekme, yere düşen sağ dizim kendini
toparlamaya çalışırken yerdeki ayak bileğime basan bir ayak ve yırtık kot
pantalonun savrulan püskülüyle birlikte çeneme yapışan diz darbesi… haliyle bi
anda görüntü gitti ve sağ tarafıma doğru
devrildim. bir kaç dakika önce terden koltuğa yapışmış yanağım bu sefer
sefer toza topağa bulandı. kirpiklerimin arasından sızıp gözlerimi yakan terin
kıymetini bilemediğimi fark ettim kurumuş toprağı hissettiğimde. çocukken bir
kaç kez merak edip tattığım toprağın tadı bu sefer başka geldi dilimi dişlerimin
üzerinde gezdirdiğimde. hafifce doğrulup başımı yerden kaldırdım. ellerimin ve
dizlerimin üzerine güç bela kalkabildim. tükürdüğümde toprağın tadığı
değiştirenin kan olduğunu anladım. o sırada korna çala çala çıkıp gittiler. güvende
hissedip kendimi tekrar yere bıraktım. istemsizce sırt üstü uzandım kuru
toprağa. kollarımı her iki yana doğru açıp tüm sıcaklığı hissettim belki
ağrılarımı geçirir umuduyla. ama karnım öyle bi ağrıyordu ki o an herhangi bir
tedavi metodunun işe yarama ihtimali yoktu.
"allah belalarını versin" diye bi
ses çınladı kulağımda. koşar adımlarla birinin yaklaştığını duydum. galiba
kadındı. müşteri olduğunu düşünüp mahçup bi şekilde doğrulmaya çalıştım
karşılamak için ama yana doğru dirseğimin üzerine anca kalkabildim. hemen
karşımda eğilip "zorlama kendini" diye çıkıştı. o an bi kadın
olduğundan emin oldum. diğer kolumdan tutup kalkmama yardımcı oldu. Ona tutunmamı
istedi ama ellerim toz toprak içindeydi. Onu da kirletmemek için reddettim. sonra
kolumun altına girmeye çalıştı ama yine aynı sebepten "gerek yok"
dedim. yinede kolumdan tutup destek
oldu. ofise doğru yürüdük. cam kırıklarını çiğneyerek aşıp koltuğa yatırdı
beni. "masanın üzerinde ıslak mendil var" dedim. "seni ıslak
mendil paklamaz" dedi acıyla karışık gülümseyerek. halbuki kendim için
istememiştim… "ketılda su varsa çalıştırır mısın?" diye sordum.
"sen ne yapacaksın bu halinle sıcak suyu, sana buz lazım. illa su
istiyosan al bunu iç" dedi sürahiden bir bardağa doldurarak. halbuki sıcak
suyu da kendim için istememiştim. "o kadar insanlık yaptı, bende en
azından bi hazır kahve yapayım" diye geçiriyordum içimden. zaten kendim
için birisinden herhangi bir şey istediğime dair bi anı yoktu hafızamda. yine Onun
yardımıyla biraz doğrulup bardaktaki suyun tamamını tek nefeste içtim. bardağı
geri uzatırken kenarına ruj izi gibi ağzımdan bulaşan çamur izini görüp
utandım. ama o buna da gülümsedi. "burada çalışan başka biri yok mu? ya da
patronun falan?" diye inceden bi sorguya çekti. "birileri var"
şeklinde kısa kestim, konuşma uzasın istemiyordum ama nezaketsizlik edip, bir
rahatsızlık veririm diye de ödüm patlıyordu. belkide ilk kez umursanmış olmanın
verdiği heyecanla nasıl davranacağımı bilmiyordum. ben umursanıyordum ben. ne
toza toprağa bulanmış üstüm başım, ne yerlerdeki cam kırıkları ne de küllüğe
basılmış zıvanalar. kendi öz benliğim, ruhum umursanıyordu. yok yok o kadar da
olamaz diye düşündüm. "acıdı ondan böyle" dedim kendi kendime. o an
itilip kakılan sokak hayvanları canlandı gözümün önünde. ilk kez onların yerine
koydum kendimi. onlar gibi hissettim belkide. kendimi toparlar toparlamaz
sevabına koca bi paket tahıllı, kuzu etli, yaban mersinli kuru mama alıp sokak
sokak gezip dağıtma kararı aldım o an. sonra iki kır pidesini fırından veresiye
aldığım geldi aklıma. sadece bi ısırık alabildiğim ikincisi soğumuş mudur
acaba?
bu düşüncelerle sızıp kalmışım. gözlerimi
açtığımda hala hava aydınlıktı ama akşam üstüydü sanırım. güneş batmak üzere. hangi
günün akşamı olduğundan bihaberim tabii. kapı kapalı. etrafımda kimse yok. yattığım
yerden doğrulup ortalığı toparlamaya başladım. esas oğlan küllüktü. yardımcı
oyuncular; her yere savrulmuş cam kırıkları, üzerinde sinekler uçuşan kır
pidesi, türlü ambalaj kağıtlar, mini çöp kovası ve bizzat kendim. bu
sıralamayla ilerleyecektim. final sahnesine kadar her şey senaryoya uygun
gitti. karakter gelişimleri inanılmazdı. gerek koltuğun altına kaçan cam
parçalarıyla çöp kovasının dibine yapışıp çıkmaya direnen çiğnenmiş sakızın
inatçılıkları, gerek süpürge sapının darbesiyle yere düşen ama yardımlarım
sonucu ayağa kalkmasını bilen kenarından ısırılmış mazlum kır pidesi, gerek
masanın her bir köşesine nüfus edip sisteme baş kaldıran tütün kalıntıları seyirciyi
mest edecek türdendi. zamanla her biri çöp konternerindeki yerlerini aldılar ve
final sahnesinde ofisteki aynanın karşısında kendimle baş başa kaldım. baktığım
şeyin gerçekten bi ayna olduğuna kesin kanaat getiremiyordum. kendimi görmem
gerkirken sanki ayna değilde bir cammışcasına arkasındaki duvarı görüyordum. yoksa
gerçekten bir aynaydı da ben kendimi pas geçip kendi arkamdaki duvarı mı
görüyordum emin olamadım. kesin olan bir şey vardı o da o an orada olmayışım.
ofisin ortasında boş boş dikilirken içeri
parton girdi. ofisi derli toplu, beni darmaduman görünce o da benim gibi dondu
kaldı. kısa bi özetle yaşananları anlatmaya başladım ama bana yardımcı olan
kadına gelemeden "gitti yirmi lira" dedi. sonra yirmi liranın ne
kadar zor kazanıldığını anlattı uzun uzun. gerek yoktu gerçi. gayet iyi
biliyordum. "git yıkan, üstüne başına çeki düzen ver. yarın sabah gelirsin"
diyerek azad etti beni. talimatlarını hariyen yerine getirdikten sonra çıktım
otoparktan. hamam yokuşundan aşağı, kuzguncuğa doğru saldım kendimi. dümdüz
yürüyüp sahile kadar indim. ismet baba'nın orada korkuluklardan sarkarak bi
süre denizi izledim. akıntının oluşturduğu dalgalar hemen altımdaki betona
çarpıyordu. her çarpışında önce dalganın sesi geliyor, sonra oluşturduğu rüzgar
ve rüzgarla birlikte yüzüme çarpan tek tük su zerrecikleri. herkesin kavrulduğu
sıcak istanbul akşamında ben neredeyse tir tir titriyordum. ama bu titremelerin
ne sıcaklıkla ne hastalıkla ne de korkuyla bi ilgisi yoktu. yerli yersiz
düşünceleri anlamlandırmaya çalışırken ismet baba'da çalışan bi garson
seslendi. yanına çağırıyordu. şaşkın şaşkın gittim. "sadece bu gecelik iş
ister misin genç?" diye sordu. "olur abi" dedim. "bulaşıkcı
gelmedi bugün. cumartesi olduğundan çok kalabalık olacak, o yüzden garsonlardan
birini de koyamadım. Baktım orada boş boş dikiliyosun. belki ihtiyacın vardır
diye düşünüp çağırdım. açsan işe başlamadan sana yemek de versinler. sabah
çıkarken ücretini alırsın. biz bulaşıkcıya günlük kırk lira verirdik ama sana
tecrübesiz olduğundan otuz lira vereceğiz. dikkatli ol sakın bir şey
kırma!" şeklinde görev tanımımı ve çalışan özlük haklarımı içeren bir dizi
söz sıraladı. günlerden cumartesi olduğu bilgisi de primdi sanırım.
mutfağa iner inmez daha ben istemeden koca bi
tabak bulgur pilavıyla tavuk soteyi koydular önüme. tabağı yan taraftaki
aralığa sıkıştırılmış sehpaya koyup, ayakta yedim hızlı hızlı. yemeği veren
dayı "afiyet olsun, ilk olarak kendininkilerle başla bakalım" diyerek
bulaşıkhaneyi gösterdi. koca bi kova mintax'ın içine elimi daldırıp, yeterli
olacağını düşündüğüm kadar deterjanı alarak süngeri köpürttüm güzelce. sonra
dayının dediği gibi önce kendi tabağım ve kaşığım olmak üzere kenarda istiflenmiş
bulaşıklara giriştim. içlerinden birini kırarım korkusuyla her bir tabağa
mücevher muamelesi yaparak özenle önce köpürtüp ayrı bir tarafta beklettim,
sonra yeniden tek tek alıp durulayarak temizlerin yanına istifledim. sabaha
karşı tüm müşteriler gitmiş olacak ki hiç bulaşık gelmemeye başladı. bende
yıkanmayı bekleyenlerin tamamını bitirip raflarına dizdikten sonra kenardaki
tabureye çöküp "acaba bulgurdan biraz daha var mıdır?" diye düşünmeye
başladım. o sırada yanıma bana işi veren şef garson geldi. çıkardığım işten
memnun kaldığını belirtip cebinden çıkardığı paraların içerisinden iki tane
yirmi liralık banknot uzattı. "otuz demiştin" diye tereddüt ettim.
"ellerine sağlık. birazdan fırından sıcak poğaça gelecek. hep beraber
kahvaltı yapacağız. aç karna çıkma." diyerek tekrar beni şaşkına çevirdi.
o an o bulaşıkhanede adeta silikon vadisindeki bir teknoloji firmasında çalışıyormuşum
gibi hissettim. söz konusu benefitler daha önce hiç karşılaşmadığım türdendi. fazla
sesimi çıkarmadan iki tane yirmiliği özenle cebime yerleştirip, poğaçaların
yolunu gözlemeye başladım. tabii bir yandan da "inşallah kıymalı da almışlardır"
diye düşünüyorum. eğer poğaça sıcaksa, kıymalı poğaça, poğaça aleminin
maradona'sıdır. mayalı hamuru alır orta sahadan, kaleci dahil diğer tüm
poğaçaları çalımlaya çalımlara geçer, boş mideye yuvarlanır. derken kapağı açık
yayvan bi koliyle poğaçalar mekana giriş yaptı. aç gözlülük olmasın diye hemen
kalkmadım yerimden, fazla detaylı da incelememeye çalışıyorum ama kulağım hep
orada. mekana girişimde ban yemek veren dayı "senin kısmetine bi patatesli
bi kıymalı kaldı." dedi. çayımla beraber poğaçalarımı alıp yine aynı
köşeye çöktüm. kıymalının tadı damağımda kalsın diye sona sakladım. patatesliyi
tahminen bir buçuk bilemedin iki ısırıkta yemişimdir. sıcak mı değil mi
kıymalıya gelene kadar ona bile dikkat etmedim. neyse ne kıymalıdan ince bi
ısırık aldım. sıcacıktı hamuru. ama kıyma tadı gelmedi ağzıma. derken bir
ısırık daha. neredeyse yarısına geldim poğaçanın ama hala kayda değer bi
kıymaya rastlayamadım. büyük bi tedirginlikle geriye kalanın yarısını ısırdım
ve sonunda bi kıyma tadı geldi. poğaçanın elimde kalan kısmının içine
baktığımda tüm kıymanın, o an çiğnediklerim olduğunu anladım. çiğnediğim
kıymaya da bakarsak, poğaçaya kıymalı demişler ama kıyma koyduklarından değil
de muhtemelen kıyma ile aynı ortamda bulunduğundan sanırım… içimden "daha
kıymalısını günün birinde google ya da ibm'de çalışırsam verirler
heralde." diye geçirip teşükkür ederek mekandan ayrıldım.
otoparka yeniden giriş yaparken olası bi
otomatik arızasına karşı önlem almak adına ana kapıyı ardına kadar açık
bıraktım. ofise varıp koltuğa oturduktan sonra cebimdeki kırk liranın verdiği
rahatlıkla etrafın yeniden darmaduman olmasını umursamadan keyifle arkama
yaslandım. bi kaç saat kestirmiş olabilirim, emin değilim. yarı uyur yarı
uyanık haldeyken içimde "ya o kadın tekrar gelirse" fikri uyandı.
hızla ortalığı toparladım. elimi yüzümü kontrol edip kendime çeki düzen verdim.
otopark & oto yıkama görevlisi çizgimden çıkmadan tabii. o arada gün iyice
ağarmıştı. ama pazar sakinliği vardı etrafta. kimse gelip gitmiyordu. tek
başımaydım. sonra muhtemelen şirket arabası olarak kiralanmış son model ama
mütevazı bi beyaz hatchback giriş yaptı ve doğruca yıkamaya park etti. sigaramdan
son bi nefes alıp, izmariti küllüğe bastıktan sonra dumanı ağır ağır burnumdan
salarken senkronize bi şekilde aynı slow motion efektiyle yerimden doğrulup
gelen araca doğru yürümeye başladım. tam o sırada kapı açıldı ve yine O kadın
karşımdaydı. kapıyı tamamen açmış fakat henüz koltuğundan kalkmamıştı. açık
olan güneşliğindeki aynadan muhtemelen yeni çektiği eye linerını son bi kez
kontrol etti, yan koltuktaki çantasına uzanıp, tekrar açık olan sürücü kapısına
doğru yönelirken kırık fönlü saçlarını hafiften bi savurdu. kestane rengi
saçlarının her bir teli diğerinden heyecan verici ama olağan üstü uyum ve ahenk
içerisindeydiler. benimkinden aşağı kalmayacak bi slow motion efektiyle
arabasından indi. yeniden karşı karşıyaydık. samimi bir gülümsemeyle
"merhaba" dedi. gözleri kahverengiydi. gözlerinin beyazı temiz ve
açık bir havada kendi halinde gökyüzünde süzülen bulutları bile
kıskandırabilirdi. kirpiklerinde maskara vardı ama o kokoş kadınlarınki gibi
abartı değildi. yüzünde fondöten yoktu, allık veya highlight da. kendi tenini
görüyordum. günümüzde bi kadının yüzüne bakınca kendi tenini görmek neredeyse
imkansız. dudaklarına ise kendi renginde bi parlatıçı sürmüştü sadece. Kalıp
gibi duran rujlar o an çok uzağımızdaydı. "merhaba" dedim. tokalaşmak
için elini uzattı. ellerim temizdi. gönül rahatlığıyla tokalaştım. "iyi
misin?" diye sordu. heralde dün ya da bir kaç gün önce yaşanan olaya
atıfta bulunuyordu. Sorun olmadığını belirten bi şekilde kafa salladım.
konuşamadım. "seni merak ettim. nasıl olduğuna bakmak istedim." dedi.
arabayı yıkatmak için gelmemiş miydi yani? o zaman arabayı neden yıkamaya
çekmişti? Sadece benim akıbetimi merak ettiği için gelmiş olamazdı. lmamalıydı.
çünkü bu hayatın akışına tersti. en azından benim hayatımın. "gayet
iyiyim" dedim. nezaketen benim de ona nasıl olduğun sormam gerekiyordu. ama
patron "müşteriyle fazla yüz göz olma. bizim işimiz pis. iz pisiz. onları
rahatsız ederiz. zaten onlar da sırf arabaları pis diye buraya geliyolar. biz
onların arabalarını temizleriz ama kendi pisliğimiz baki." demişti. acaba
rahatsız eder miydim? belki de ilk kez patronu umursamadım. "siz
nasılsınız?" dedim. "kahven varsa daha iyi olurum." dedi. ofisi
işaret ederek "buyrun" dedim. arabasının kapısını kapatıp yanıma
gelerek yürümeye başladı. Hafiften poyraz esiyordu. poyrazın etkisiyle saçları
benim tarafıma doğru savruldu. saçları vanilya kokuyordu. kendiliğinden miydi
bu koku yoksa hypnotic poison mı kullanıyordu emin olamadım. ama anladım ki
saçlarının doğal haliydi bu. ilk başta fönlü sanmıştım ama fönlü olsaydı hafiften
bi yanık kokusu alırdım. oysa ki vanilya kokuyordu. ofise girdikten sonra
nazikçe kolduğu işaret ettim. O oturduktan sonra elektronik cezveye iki tatlı
kaşığı türk kahvesi koyup kahvesini nasıl istediğini sordum. "sade"
dedi. zaten başka türlüsü beklenmezdi böylesine sade, dupduru bi kadından. sadeydi
ama aynı zamanda göz alıcı. kahveler yazır oldu. özenle fincanlara doldurdum. sağda
solda türeyen abidik gubudik kahvecilerin fiyakalı fincanlarından değil
bizimkiler. düz beyaz porselen kahve fincanı. tabağı da keza aynı. kahvenin
yanına koyacak o uyduruk lokumlarımızdan da yoktu ayrıca. ahvesini dümdüz kahve
ikram eder gibi ikram ettim. havadan sudan muhabbetle geçti ilk dakikalar. yaptığım işlerin falan sordu. beni sadece otoparkçı gibi görüp küçümsememesi
için oto yıkama ve yağ değişimi hizmetlerimizden de bahsettim. sonuçta onlar da
kolumda altın bilezikti. bi ara gözü masanın üzerinde duran william
shakespeare'in soneler'ine takıldı. "sen mi okuyorsun?" diye sordu.
bir yaz gecesi rüyası'ndaki lysander'in utangaçlığıyla "evet" dedim.
"kitaplarla aran iyi madem, bu da sana küçük bi hediye. ben yeni
bitirdim." diyerek çantasından stefan zweig'ın satranç'ını çıkarıp uzattı.
çoktan okumuştum. hatta kitaptaki kendi kendine satranç oynayan abiye çok
imrenip bir kaç kez bende denemiştim ama becerememiştim. yine de ukalalık olmasın
diye teşekkür ederek aldım. daha önce hediye alıp almadığımı düşündüm. hatırlayamadım. "ben kalkayım artık." diyerek yerinden doğruldu.
"arabanı yıkayayım hemen." diye atıldım. "gerek yok araba temiz
zaten. dedim ya ben sana bakmaya gelmiştim." dedi gülümseyerek. tekrar
teşekkür ettim. arabasına gidene kadar yine yanyana yürüdük ve yine vanilya
kokusu süzülüyordu etrafına. kapısını açtım. binmeden bana dönüp "kahve
için teşekkürler, hep buradaysan, arada uğrarım." diyerek cevap
beklercesine bi bakış attı. "hep buradayım…" diyerek uğurladım.
bu olay silsilesinin üzerinden yakşalık bir
hafta geçmişti. "hep buradayım." sözünün verdiği ağırlıktan olsa
gerek neredeyse hiç ayrılmamıştım otoparktan. ama akşam saatleriydi artık. bu
saatten sonra gelen giden olmaz diye düşünüp vurdum kendimi sokağa. altunizade'ye
kadar yürüdüm. oradan küçük çamlıca'ya kadr çıktım. acıbadem'e inip kadıköy'e
bağlanarak belki bir iki bira içerim diye geçirdim aklımdan. çok yorulmuştum. acıbadem'de
koşuyolu sapağını görür görmez kadıköy planını başka bi akşama bıraktım ve
direksiyonu koşuyoluna doğru kırdım. acıbadem hastanesinin önünden geçip yokuş
aşağı indim. yokuşun sonunda migros'un oradaki yuvarlağa geldiğimde sol
taraftaki köşe dükkanda hummalı bi çalışma gözüme ilişti. yeni bi pastane
açıyolarmış. tamirat tadilat işleri. işçiler pastanenin tabelasını halatlarla
bağlamışlar halatları çatıdaki diğer işçilere atıyorlardı. yukarıdaki işçiler
halatları tutar tutmaz tabelayı çekmeye başladılar. ben olayı nispeten uzaktan
takip ettiğim için daha geniş bir açıya sahiptim ve yukarda tabelayı çeken
işçilerin yaslandıkları demir platformun yerinden oynadığını gördüm. "hop
usta durun." diye atıldım hemen. adamlarda durdu harbiden. "usta o
yazlandığınınız platform kaynak yerinden ayrılmış heralde. fazla zorlamayın
bence." dedim. başlarında duran adam benim az önce durduğum yere doğru
yürüyüp "yaslanın bakim bi" diye seslendi yukardaki işçilere. onlar
da yaslandı tabii. "inin hemen aşağı. oğlum sende çık şu sağ tarafa adam
akıllı bi kaynak çek." diye bir kaç direktif verdi hemen. sonra yanıma
gelip "sağolasın evlat. dükkan açıldıktan sonra buyur gel tatlı ikram
etsinler sana." dedi usta. teşekkür edip rosario'nun olduğu yukuşa doğru
ilerlerken yere bıraktıkları tabelalarına baktım. ceviz ağacı yazıyordu. yürüdüm.
yokuşun sonuna varmak üzereyken yine O kadını gördüm. karşımdan yürüyerek bana
doğru geliyordu. "iyi akşamlar. ne işin var buralarda." diye seslendi
yanına gelirken. durdum olduğum yerde. yürüyüşe çıktığımı söyledim. "peki
ya sen?" diye sordum. "buralardayım. sonra görüşürüz." dedi ve
yanımdan ayrıldı. uzaklaşırken ardından bakakaldım. sonra tekrar yürümeye devam
ettim. validebağ korusunun hizasından ilerleyip yeniden altunizade'ye
bağlandım. oradan da doğruca otoparka. yorgundum. kendimi onun oturduğu koltuğa
bıraktım. ama Onun oturduğu yere değil de hemen yanına. arkama doğru yaslanıp yanımda
oturduğunu hayal ettim. hayal ederken dahi burnuma vanilya kokusu geldi. ılık,
yumuşak, temiz bi kokuydu bu. belkide vanilya değildi de ben benzetiyordum. neyse
ne. her halükarda güzeldi işte. sadece ondan yayılacağına inandığım bi koku.
bu düşüncelerle uykuya dalmışım. ertesi gün
uyandığımda sanırım yine bir pazar sabahıydı. ben yine onu düşünüyordum. etraf her
pazar olduğu gibi sakindi. ben ise darmaduman. hızlıca kendime çeki düzen
verdim. duş alıp düşlerimi fırçalamıştım. evet düşlerimi. ne yapıyordum ben? adını
bile bilmediğim, toplasan bir saat görmediğim birine mi tutulmuştum? Onu
düşlüyordum ve bu yanlıştı. hatta saçma. patronumun söyledikleri çınladı
kulağımda. en çok da "biz pisiz". öyle miydim gerçekten? pis miydim? gerçi
pis olmamı sorun etmemişti ilk gördüğünde. pissem pisim. günde en az on tane
araba yıkıyorum. bi kendimi mi temizleyemeyeceğim? aklımı kaçırıyor olabilir miydim?
ofisten dışarı fırladım. duvara yaslanıp bi sigara yaktım. gözlerimi kapıya
dikip beklemeye başladım. Onun gelmesini
umuyordum. geldi. demir kapıdan içeri doğru süzüldü. attığı her adımda saçları
yükselip alçalıyordu. yüzü çok güzeldi. o kadar güzeldi ki önceki
karşılaşmalarımız da ne giydiğine dair hiç bir anı yoktu hafızamda. yine öyle
oldu. gözlerimi yüzünden ayıramdım. bir de saçlarından. yanıma kadar geldi.
"dün akşam için kusura bakma. pek vaktim yoktu o yüzden kalamadım
yanında." dedi. şaşkındım. bana açıklam yapması gerekmiyordu. Kaldı ki
"iyi akşamlar" ve "görüşürüz" benim için fazlasıyla
yeterliydi. "ne demek" dedim. "vaktin varsa bu sefer kahveler
benden." dedi. ne otoparkı umursadım ne de patronu. "tabii"
dedim. birlikte kuzguncuğa doğru salındık. dilim pastanesinin terasına çıktık.
cam kenarında bi yer kestirdim gözüme. karşılıklı oturduk. tüm boğaz
ayaklarımızın altındaydı. garson hemen bir tane menü getirip bıraktı önüme. Onu
umursamamıştı. hemen sinirlendim hem mahçup oldum. tamam kahve söyleyecektik
ama eğer menü verildiyse iki tane vermelilerdi. elimle garsona işaret yapıp
yeniden çağırdım. "bir menü daha verir misiniz?" dedim. alaycı bi
bakış atarak gülümsedi. daha da sinirlendim. "niye güldün?" dedim.
"birisi mi gelecek" dedi. artık iyice tepem atmıştı; "dalga mı
geçiyosun? zaten iki kişiyiz." dedim. bu sefer daha belirgin bi şekilde güldü.
"kardeş kafan mı güzel? yoksa benimle dalga mıgeçiyorsun?" diye
çıkıştı. orada iki kişi oturuyorduk ama adam sadece ben varmışım gibi
davranıyordu. tam o sırada sanırım daha kıdemli olan başka bir garson daha
geldi yanımıza. "bi sorun mu var?" diye sordu. "burada iki kişi
oturuyoruz ama arkadaşınız sadece bir tane menü getirdi. uyarıp ikinciyi
istediğimde ise alay eder gibi davrandı. lütfen hanımefendiye de bir menü
getirir misiniz?" dedim. "hemşerim hangi hanımefendiye? biri mi
gelecek?" diye diğer garsonu doğruladı. O karşımda oturuyordu ama onu
görmezden geliyorlardı. O ise tüm nezaketiyle bana gülümsüyordu. tekrardan
garsonlara dönüp "abi yapmayın lütfen! görmüyor musunuz burada iki kişi
oturuyoruz." diye tekrarladim. "kardeş uzatma! siparişini veriyosan
ver. yok arıza çıkaracaksan seninle uğraşamayız." dedi.
yerimden kalkıp
kapıya yöneldim. tam çıkmak üzereyken durup arkama döndüm. az önce kalktığım
masaya baktığımda sadece tartıştığım iki garsonu gördüm. O gitmişti. koşar adımlarla
merdivenlerden indim. apar topar yolun karşısına geçtim. ismet baba'nın yan
tarafa. Korkuluklara yasladım kendimi. acaba nereye gitmişti? ne ara gitmişti? oradaydı.
karşımda. ya garsonlar haklıysa? ya benim gördüğümü sadece ben gördüysem? bu
onu gerçek dışı mı yapardı? bir şey gerçek olması için herkes için var olmalı
mıydı? yoksa o hiç olmamış mıydı? yok yok var olmaz olur mu? vardı benim için.
yerden kaldırdı beni. su verdi. O uzatmasaydı bardağı ben o suyu nasıl doğrulup
alabilirdim ki? peki ya suyu hiç içmemiş olabilir miyim? yoksa o da bi hayal
miydi? hayal… tüm bu yaşananları açıklar mıydı bu tek kelime? iyi de kim hayal
ettiği biriyle gerçekmişcesine kalkıp kahve içmeye gider? bunun bi açıklaması
olmaydı. ama kafamdaki onca sorunun tek bir tanesini bile cevaplayamıyordum. belki
de cevaplamak istemiyordum. karşılaşmaktan korktuğum bi gerçek vardı sanki ve o
gerçektente de O yoktu.

Yorumlar
Yorum Gönder