Ana içeriğe atla

Kayıtlar

janti spor salonu

paraya hakim delikanlıların ve hanımların gözdesi, janti diye tabir edeceğimiz spor salonundaki ilk günüm. kayıt kuyut işlemlerini öncesinde ayarlamışım, misafirvari bi statüde olmama rağmen mekanın sahibi gibi kapıdan içeri girip resepsiyondaki atletik hatuna selam çakarak doğruca soyunma odasına yöneliyorum. soyunma odası antrenmanını yeni bitirmiş, aynanın karşısında abidik gubudik hareketler yaparak kaslarıyla böbürlenen, amino asitler protein tozları garip gulema mamalarla kendini şişiren tiplerle dolu. sote bi yerde boş dolap bularak kimseyle muhatap olmadan spor kıyaseflerimi giyip dalıyorum salona. ısınmak için boş bi yer ararken salonun arka taraflarında çevresindeki duvarlar siyaha boyanmış diğer yerlere nazaran daha karanlıkta bırakılarak hafif underground hava katılmış bi boks ringi ilişiyor gözüme. ama şansıma ring dolu. üç beş tane yarma sözde antrenman yapıyolar. ringin entafına koşu bandları ve bisikletler konumlandırılmış cardio için. sağında solunda kimsenin olmadığ...
En son yayınlar

kılas oto yıkama

kapıdan gelen yumruklama sesiyle gözlerimi açtım. terleyen yanağım deri koltukla   bütünleşmiş vaziyetteydi. üzerine yaslandığım gözüm yarım yamalak aralanabildi. koltuktan göz kapağıma, oradan kirpiklerime kadar bulaşan terimin gözümü yaktığını hissedip tamamen ayıldım. güç bela doğruldum ama sanki kafam hala kotuktaydı ve "beni bırak da ne yaparsan yap" diyordu. ben ayağımın altındaki cam kırıklarının neye ait olduğunu hatırlamaya çalışırken, sigara paketinden yapılıp hunharca kullanıldıktan sonra küllüğe basılmış zıvanalar pişkin pişkin sırıtıyolarmış gibiydi. sadece beş metre uzağımdaki kapıya vurulan yumluklar, koltukta doğrulduğum anda daha gür hissedilir oldu. kapıyı açtığımda sinirden suratı pancar gibi kızarmış muzaffer abi ağzından tükürükler saçarak "bu kapı otomatiğinin bana garezi var, nezaman acelem olsa açılmıyo" gibisinden bişeyler zırvaladı. sinirinin sebebi de işe geç kalmış, apar topar minibüsünü çıkarması gerekiyomuş ama otomatik kapı tutukluk ...

önder abi

önder abi semtte bize yol yordam öğreten, adının hakkını veren, şekilli abilerin başında gelir. liseden yeni mezun olmuş, öss’den bu güne kadar gerek aile içinde, gerek eş dost ortamında görülmemiş bir sıralamayı yakalayan şahsım için idol niteliği taşıyan, kısıtlı IQ’yu kaba kuvvet ve küfürle örtbas eden, kavga, manitacılık, alkol tüketimi ve özenle sardığı cigaralığından tek nefesle en heybetli dumanı üfleme gibi çeşitli alanlarda rekorları bulunan feyizli bi abi… bu arada öss sıralamam da beş yüz küsür binlerde! neyse…  sağolsun bu abimiz hemen hemen her akşam iş çıkışı manzarada semtin diğer abileri ve bizim gibi yeni yetmelerle toplanıp günün kritiğini yapar, ilerleyen saatler için ufak çaplı bi aksiyon planı belirler, tesbihini daha parlak görünmesi adına aktardan aldığı ceviz yağına bularken önceki akşam manitasıyla yatakta neler yaşadıysa en ince ayrıntılarıyla bizlere anlatır.  Tabi çoğunu salladığını düşünüyorum. Çünkü önder abinin hatırı sayılır bi porno f...

kıskanırım seni ben...

tolga sik kafalı bi kardeşimizdi. bu ünvanı hak etmesine sebep olan ise; siyah, parlak, dümdüz saçlarını, amerikan kestirdiğinde ortaya çıkan görüntüydü. amma-velakin bu elemanın saçlara bütün manitalar hasta. hafif uzattığında at yelesi gibi bi o yana bi bu yana sallanıyor, ister istemez manitalarda ilgi uyandırıyordu. bende aynı traşı yaptırıyorum ama sonuç, piero’ya göre üç metre ofsayt. benim saçlar dalgalı ve gür, bir ay kesmesem kafam koyun postuna dönüyor. tabi ozamanlar saç tipi kavramından bi haberim, konunun tamamen şampuanla ilgili olduğunu zannediyorum. üstelik baya tersoyuz, eve dia’dan alınan ipek şampuandan başkasının girmesi mümkün değil. pantene, blendax, clear falan almak, ramazanda iftar sofrasına pastırma koymakla eş değer. ama kafaya koydum, o şampuan hangisiyse öğrenip, ne pahasına olursa olsun alacağım! bir gün çaktırmadan soruyorum tolga’ya hangi şampuanı kullandığını. altında bi piçlik olduğunu zannediyor olsa gerek cevap vermeyip kaçarak uzaklaşıyor. arada...

kendi kendine

insanı en çok yoran mıdır yoksa dinlendiren mi bilinmez... kendi kendine yaşarken pek çok zorlu mücadele verilir kendinle. kimi zaman savaşıp kimi zaman oturup dertleşilir birlikte. maçlara gidilir, filmler izlenir, kitaplar okunur, deniz seyredilir, aşık olunur...  işin aşk kısmından kast edilen kişinin "kendine aşık olması" değil tabi... mesela kız kulesinin karşısına oturup birinin gelmesini beklemek defalarca. kim olduğunun bi önemi yok. kendi kendine aşık olmuştur insan, birine ya da birilerine, onların ruhu bile duymadan. bekler kendiyle belki gelir diye, "acaba varlığımdan haberdar mıdır?" diye hiç düşünmeden. gelen giden olmaz tabi... kale arkası tribününde bir yanı "sarıııııı" diye bağırırken, diğer yanı "kırmızıııııı" diye haykırır bazılarının... eşlik eden olmasın diye kısık bi sesle. atılan her golden sonra kendine sarılır sevinçle. alınan her malubiyetten sonra stad tamamen boşalana kadar oturur tribünde kendi kendine. ...

düş duvarı

meteor yağmurlarında yıkadım düşlerimi burçak tarlalarıyla taradım her bir telini kerpiç duvarlar misali ördüm sıvaya lüzum görmeden böylesine bir şaheserin üzerini ben bile örtemezdim zaten aşabilmek için adım adım gerilip... var güçümle koştum üzerine düş kırıklıklarımın olduğu tarafta kalmıştım farkında olmadan yok yok toslamadım ama aşamadım da kim kırdı neden kırdı nasıl kırdı ne zaman kırdı sorularının cevapları birbirine karışalı çok olmuştu belki ben bile olabilirdim ya da bir başkası hatta başkaları ne önemi vardı ki harıl harıl akan nehre bakarken herkes düşünür kaynağını ama gerçek anlamda önemsemez kimse akıyordur sonuçta o an hemen önünde yatağını yara yara akıyordur işte önüne çıkanı sorgusuz sualsiz kendine katıp götürüyordur gönlünce ve gözle görülenin haşmeti bastırır tüm düşleri

gidemedim

gerçek anlamda gidebilmek için yola çıkmak, uzaklaşmak, hatta kaybolmak yetmiyormuş. olsa olsa gitmeye yeltenmekmiş tüm bunlar. birisinden ya da bir şeylerden öyle "gidiyorum" ya da "gittim" deyince gidilmediği gerçeği, "acı tecrübeler" klasörüne eklenmiştir zaten pek çoğumuzda. insanoğlu için bırakıp gitmesi en zor olansa umutlarıdır. ne kadar uzaklaşabilir ki bir insan umutlarından? hadi git gidebildiğin kadar... bırakabildin mi özgürce yaşama umudunu arkanda? istediğini yapıp, istediğini söyleme özgürlüğüne kavuşacağın günü umut etmekten gidebildin mi bir adım öteye? gidemezsin! günün birinde gerçekten sevilme umudundan en fazla ne kadar uzaklaşabilirsin? sevildiğinden emin olacağın güne kavuşma umudunu bırakıp git götün yiyorsa... gidemezsin! bir sabah uyandığında çocukluğuna dönmüş olma hayalinden ne kadar uzaklaşabilirsin? ya da bu hayalin gerçek olmasını istemeyecek kaç yetişkin vardır ki dünyada? yoktur… bu hayali ardında bırakıp nereye gidebilirsi...