Ana içeriğe atla

Kayıtlar

2017 tarihine ait yayınlar gösteriliyor

kendi kendine

insanı en çok yoran mıdır yoksa dinlendiren mi bilinmez... kendi kendine yaşarken pek çok zorlu mücadele verilir kendinle. kimi zaman savaşıp kimi zaman oturup dertleşilir birlikte. maçlara gidilir, filmler izlenir, kitaplar okunur, deniz seyredilir, aşık olunur...  işin aşk kısmından kast edilen kişinin "kendine aşık olması" değil tabi... mesela kız kulesinin karşısına oturup birinin gelmesini beklemek defalarca. kim olduğunun bi önemi yok. kendi kendine aşık olmuştur insan, birine ya da birilerine, onların ruhu bile duymadan. bekler kendiyle belki gelir diye, "acaba varlığımdan haberdar mıdır?" diye hiç düşünmeden. gelen giden olmaz tabi... kale arkası tribününde bir yanı "sarıııııı" diye bağırırken, diğer yanı "kırmızıııııı" diye haykırır bazılarının... eşlik eden olmasın diye kısık bi sesle. atılan her golden sonra kendine sarılır sevinçle. alınan her malubiyetten sonra stad tamamen boşalana kadar oturur tribünde kendi kendine. ...

düş duvarı

meteor yağmurlarında yıkadım düşlerimi burçak tarlalarıyla taradım her bir telini kerpiç duvarlar misali ördüm sıvaya lüzum görmeden böylesine bir şaheserin üzerini ben bile örtemezdim zaten aşabilmek için adım adım gerilip... var güçümle koştum üzerine düş kırıklıklarımın olduğu tarafta kalmıştım farkında olmadan yok yok toslamadım ama aşamadım da kim kırdı neden kırdı nasıl kırdı ne zaman kırdı sorularının cevapları birbirine karışalı çok olmuştu belki ben bile olabilirdim ya da bir başkası hatta başkaları ne önemi vardı ki harıl harıl akan nehre bakarken herkes düşünür kaynağını ama gerçek anlamda önemsemez kimse akıyordur sonuçta o an hemen önünde yatağını yara yara akıyordur işte önüne çıkanı sorgusuz sualsiz kendine katıp götürüyordur gönlünce ve gözle görülenin haşmeti bastırır tüm düşleri

gidemedim

gerçek anlamda gidebilmek için yola çıkmak, uzaklaşmak, hatta kaybolmak yetmiyormuş. olsa olsa gitmeye yeltenmekmiş tüm bunlar. birisinden ya da bir şeylerden öyle "gidiyorum" ya da "gittim" deyince gidilmediği gerçeği, "acı tecrübeler" klasörüne eklenmiştir zaten pek çoğumuzda. insanoğlu için bırakıp gitmesi en zor olansa umutlarıdır. ne kadar uzaklaşabilir ki bir insan umutlarından? hadi git gidebildiğin kadar... bırakabildin mi özgürce yaşama umudunu arkanda? istediğini yapıp, istediğini söyleme özgürlüğüne kavuşacağın günü umut etmekten gidebildin mi bir adım öteye? gidemezsin! günün birinde gerçekten sevilme umudundan en fazla ne kadar uzaklaşabilirsin? sevildiğinden emin olacağın güne kavuşma umudunu bırakıp git götün yiyorsa... gidemezsin! bir sabah uyandığında çocukluğuna dönmüş olma hayalinden ne kadar uzaklaşabilirsin? ya da bu hayalin gerçek olmasını istemeyecek kaç yetişkin vardır ki dünyada? yoktur… bu hayali ardında bırakıp nereye gidebilirsi...

sigara

peş peşe üç dal sigara yaktım. pek aram yoktur normalde. ilkinin sonuna gelirken düştü aklıma, pek çok şeyin hayalden ileri gidemediği. zaten ikinciyi yakmama vesile olan da buydu sanırım. baya antrenmanlıydım hayal kurma hususunda. hatta "yılların tecrübesi" diye anons edebilirdi beni bir spiker olsa hayal kurarken yanımda. gerçi bazen umut etmekle hayal kurmak iç içe giriyor insan hayatında. gerçekleşme olasılığı bulunan bir şeyi umut ederken, kendi kendine "ulan olmuşken bu da olsun" diyerek işi hayale dönüştürüyorsun. sonrasında olacağı varsa da olmuyor zaten. milli piyango misali "ya çıkarsa...". geçmişte hayalini kurduğum şeylere dönüp baktığım da boşu boşuna kafamı yorduğumu düşünüyorum. ama vakti zamanın da hayal niteliği taşıyan bir şey o kadar da boş olmamalıdır aslında. belki de bir hayali hayal yapan, kurulduğu andır. o an gerçekleşirse hayal niteliği taşıyordur ya da o an gerçekleşmeyeceği için... ikinci sigaranın sonlarına doğru hayali...

akvaryum maceraları

ilk ve tek akvaryumumdu 70x50x30 ölçülerinde ki camekan. 15 milyon vermiştim ve bu ozamanlar 14 yaşında ki bir velet için hatırı sayılır bir paraydı. akvaryumun yanında 1 japon balığıyla 1 çöpçü balığını hediye etmişti pet şopçu dayı. japon semti koruyacakmış, çöpçü de ortalığı temizleyecekmiş. hikaye güzel geldi, kuçaklayıp hepsini hızlı hızlı götürdüm eve. hevesle odama sistemi kurdum. önce içini sildim akvaryumun -temizlik imandan gelir, imansız balık bize yakışmaz- sonra suyunu doldurdum validenin bulaşık leğeniyle, 10-15 sefer yaparak... peşinden saldım balıkları içine.  aynı pet şopçu dayının dediği gibi japon semtini kollamaya başladı, çöpçüde diplerde bok püsür ne bulsa yiyor. ama bişeyler eksikti. koca akvaryumda iki balık mal gibi yüzmekten başka bi atraksiyona giremiyor. ertesi gün tekrar gittim pet şopçu dayıya, bişeylerin ters gittiğini anlattım. peşinden hemen filtreli hava motoru, kum-çakıl-taş, su bitkisi çıkarıp koydu masaya. onları da almam gerekiyomuş....

kızlar...

tam bittim dediğim anlardan birinde elime iki tane kız geldi. fakat önümde ki para için söylenebilecek tek söz; "bi atımlık kurşun". böyle olunca hep bi bıyık altından gülerim kimseye çaktırmadan. bu sefer tuttum ama kendimi. neyse ki başlangıçta kimse potu arttırmadı. şaşırmadım desem yalan olur, çünkü dokuz kişiyiz masada ve elinde hiç bişey olmasa bile sığırın biri çıkıp heyecan olsun diye üç beş bir şeyler vurur. para kaşıyor milleti resmen.  ben içime içime sevinirken kurpiyer  kadın açtı ilk üç kağıdı. aynen kadın kurpiyer var mekanda. bi kumarhane için kalite göstergesi olarak sayabileceğimiz kalemlerden biridir kadın kurpiyer. gerçi oyuncunun zararına bi durumdur bu ama çoğu kişi fark etmez kadını kesmekten, ince ince süzmekten. zararı ne derseniz, mekanda kadın kurpiyer olduğunda kazananın potundan en fazla %10 çekilecek ganyot yerine göre %15 hatta %20 ye kadar çıkar. üstelik bahşişi de fazla bekler. beklemese bile millet kadına yavşamak için fazla fazla at...

kafasına göre delikanlı

heavy metal ile pesimist underground hip hop arasında kaldığım anlardan biriydi. bir kulağımda silahsız kuvvet, diğer kulağımda metallica tınıları yankılanıyordu. saçma sapan bir içgüdüyle, kendimi bir taraf seçme mecburiyetinin koynunda buldum. ben öyle mi daha iyi olur böyle mi ikilemlerinde boğuşurken, arkadaşlarım çoktan tarafını seçmiş ve kendilerini alev alev yanan bir rekabet ortamına sokmuşlardı. tabii ki beni de çok geçmeden markaja aldılar. bir an önce tarz seçmem gerektiği konusunda ikna ettiler. artık rengimi belli etmeliydim, çünkü  semtte maç kadroları, sosyal aktiviteler, kavga tarafları, manitacılık mevzuları vs. hep seçtiğin tarza göre şekilleniyordu. o zamanlar "game of thrones" da olmadığından sancaksız kardeşlik triplerine de uyanamıyordum. fakat ne olduysa bi aydınlanma yaşadım ve "sikerim yapacağnız işi" deyip çekildim kenera. "dinleyeceğiniz müziğe de seçeceğiniz tarafa da ceza'ya da kurt cobain'e de koyim!" şekilde bi küfür ...

nam-ı diğer

iş yerine ulaşım hususunda alemin kralıydım bir zamanlar. apartmanımızın kapısıyla iş yerimin kapısı arasında ki mesafe bi duvar kalınlığındaydı. kepengin açılış sesini duyunca ayakkabılarımı giyip inerdim eczaneye. engin abi beni görür görmez "hadi bi çay koyski" espirisini "bu çocuğun afyonu patlamış mıdır acaba" diye düşünmeden yapıştırırdı yüzüme gözüme. akabinde dümenden bi paspas, inceden bi toz alma derken 1 saatini yerdim mesainin. angaryası bitmezdi gerçi. habire yazdığı reçeteye imza atmayı unutan ama kapris ve ego dallarında bütün rekorları sikip atmış doktorların peşinde koşmak mı dersin, depodan ilacı gelen teyzeleri kapı kapı dolaşmak mı dersin, biriken reçeteri(en az 2 koli) günü geldiğinde ssk'ya teslim etmek mi dersin (toplu taşımayla), olmayan ilacı komşu eczanelerde bi umut aramak mı dersin... ama semte hakim olmanın verdiği vicdani rahatlık bi nebze olsa teselli ediyordu beni. ozamanlar semti koruma geyiklerine yeni başlıyoruz tabi, rütbe alm...

mallık

aşağı yukarı bir iki hafta kadar önceydi. askerden yeni gelmiştim... geldiğimden beri her gece olduğu gibi evdeki herkesin uyuduğundan emin olduktan sonra kendimi sokağa attım. tüm semt, gecenin üzerine çökerttiği hüzünle derin bir sessizliğe gömülmüştü. bomboş sokaklarda yalnız başıma yürümeye başladım. yürürken ben adım attıkça arkamda kalan tüm binalar yerle bir oluyor, ileriye attığım her adımla ayağımı kaldırdığım asfalt dibe çöküyor, geçtiğim her yer adeta bir harabeye dönüyordu. arada dönüp arkama baktığımda ise bu harabenin içerisinden çıkmaya çalışan çocukluğumu görüyordum. gençliğim ise çoktan enkazın altında kalmış ve en ufak bir kurtarılma umudu barındırmıyordu. artık önümde sadece iki seçenek vardı; ya dönüp arkama çocukluğuma sarılıp tüm hayatımı onunla birlikte ama bu harabenin içinde yaşayacaktım ya da yürümeye devam edip kalan ömrün bitmesini bekleyecektim. korktum! dönemedim arkama... yürümeye devam ettim... az gittim uz gittim ana avrat düz gittim ve bi baktım çocukl...

portakal

kahvaltıda tüketmek üzere 200 ml. bir portakallı cappy meyve suyu (karton kutu) aldım. plastik kamışını üst kısmında yer alan yuvarlak jelatine denk getirerek içeriye doğru bastırdım. jelatini yırtılıp kamışı içeriye doğru ilerlettim. ta ki kutunun dibine ulaşana kadar. sonrasın da elimi kamıştan çektim işte her şey o an da oldu... kamış yukarı yönde hareket ederek tekrar geri çıktı. tekrar dinine kadar bastırdım kamışı ve yine geri çıktı. sonrasında tekrar ve tekrar... bir anormallik olduğunu anlamıştım. dudaklarımı kamışa götürüp meyve suyundan bir yudum almayı denediğim de ise her şey gün yüzüne çıktı. evet meyve suyu gelmiyordu. hava bile gelmiyordu... doğa ne kadar sürprizlerle dolu olduğunu bir kez daha gözler önüne serdi. kamış jelatini delip içeriye girdiğinde, kopan jelatin parçası öylesine muntazam bir şekilde kamışın önünü sarıp tıkamıştı ki meyve suyundan tek bir yudum almak bile imkansızlaşmıştı. ne mi yaptım? ters yönde baskı tabi ki! tekrar kamışa yöneldim ve bu sefer üf...

gözlük

aslında gayet sıradan bir gündü benim için. herzaman ki saat de uyanmış ve sırasıyla tuvalet, el/yüz yıkama, diş fırçalama, giyinme ritüelimi icra edip işe gitmek üzre yola çıkmıştım. yine her gün olduğu gibi apartmanın merdivenlerini inerken ayetel kürsi'yi okumuş ve bitişini ana kapıya vardığım an'a denk getirmenin haklı gururunu yaşamıştım. kapıdan dışarıya adımımı attığım an da ise elimi yakamda asılı duran , 2014 ağustos'undan beri severek kullandığım  güneş gözlüğeme atıp kıvrak bir bilek hareketiyle amacına hizmet etmesi gereken lokasyona yerleştirdim. tıngır mıngır ofise vardım... gel zaman git zaman mesai bitti ve ofisten ayrılmak üzre çantamı toparlamaya başladım. öncelikle bilgisayarımı, ardından şarj aletini ve mouse'u özenle falan filan... işte herşey o andan sonra oldu! elimi gözlüğümü almak üzere onu herzaman koyduğun çanta gözüne attığımda koca bir boşluk beni bekliyordu, adeta içine düştüğüm kör kuyular  gibi (halka'ya selam olsun)... hemen bir h...

vanilya

neden bu kadar çok severim bilmiyorum. belki de tanığım kişilerin çoğu sevmediğinden garip bir koruma psikolojisi. mesela iş yerimin yemekhanesinde ki dondurma dolabına baktığımda, her çeşidi kovalarını yarılayan dondurmaların yanında henüz el değmemiş vanilyalıya ilk kepçeyi çoğu zaman ben daldırıyorum. ya da bir çok arkadaşımın "çok ağır yeeaauuvvv" diye burun kıvırdığı buram buram vanilya kokan hypnotic poison kadın parfümü yıllardır favorim. gerçi harbiden ağır ama kullanan kadınlara baktığımda hemen hemen hepsi bu ağırlığın altında ezilmeyen, ne istediğini bilen, özgüveli, güçlü... he bir de şey var! feridun abinin vanilya şarkısı. onu da çok kişi sevmez mesela. ama ben çok sevmişimdir dinlediğim ilk günden beri. aklıma her geldiğinde de açıp dinlerim. gerçi o lavinya da olabilir ama... neyse...