Ana içeriğe atla

kıskanırım seni ben...

tolga sik kafalı bi kardeşimizdi. bu ünvanı hak etmesine sebep olan ise; siyah, parlak, dümdüz saçlarını, amerikan kestirdiğinde ortaya çıkan görüntüydü. amma-velakin bu elemanın saçlara bütün manitalar hasta. hafif uzattığında at yelesi gibi bi o yana bi bu yana sallanıyor, ister istemez manitalarda ilgi uyandırıyordu. bende aynı traşı yaptırıyorum ama sonuç, piero’ya göre üç metre ofsayt. benim saçlar dalgalı ve gür, bir ay kesmesem kafam koyun postuna dönüyor. tabi ozamanlar saç tipi kavramından bi haberim, konunun tamamen şampuanla ilgili olduğunu zannediyorum. üstelik baya tersoyuz, eve dia’dan alınan ipek şampuandan başkasının girmesi mümkün değil. pantene, blendax, clear falan almak, ramazanda iftar sofrasına pastırma koymakla eş değer. ama kafaya koydum, o şampuan hangisiyse öğrenip, ne pahasına olursa olsun alacağım! bir gün çaktırmadan soruyorum tolga’ya hangi şampuanı kullandığını. altında bi piçlik olduğunu zannediyor olsa gerek cevap vermeyip kaçarak uzaklaşıyor. aradan biraz zaman geçiyor yine soruyorum. bu sefer pantene diyor. okul çıkışı koşa koşa markete pantene fiyatlarına bakmaya gidiyorum. ama bi bakarsın on çeşit pantene var. neyse ki fiyatlar aynı; en ufağı altı milyon iki yüz elli bin lira. benim haftalık ozamanlar beş milyon. iki hafta bişey yemeden alabiliyorum şampuanı, hem o arada hangi pantene olduğunu öğrenirim diye kuruyorum kafada planı. ertesi gün okulda yine tolga’nın yanına gidip “olum anladık pantene de hangi pantene” diye çıkışıyorum. mal gibi kalıyor eleman. kızarıp bozarıyor, sonra yine kaçarak uzaklaşıyor. “tabi öğrenince şampuanını, benim de saçlarım öyle olacak, kızların bütün ilgisini ben çekeceğim üstüme” diye düşünüp içten içe iyice uyuz oluyorum elemana. birkaç gün hiç konuşmuyoruz, sonra kendisi geliyor yanıma; “mavi kutulu olandan” diyerek sinyali çakıyor. gel zaman git zaman ben planladığım süreden bir hafta gecikmeli olarak parayı topluyorum ve okul çıkışı gidip marketten alıyorum şampuanı. kafada yine türlü türlü planlar... şampuanı hep okul çantamda saklayacağım, çünkü annem görürse kızabilir. kızmasa bile çük kadar şampuanı ma aile  kullansak ben sonuç alamadan bitebilir. her şey planlarıma uygun gidiyor, şampuanı neredeyse yarısına kadar kullanıyorum ama saçlarda hiç bi değişiklik yok. kafa yine koyun postu gibi. sabredip sişenin bitmesini bekliyorum. ama yine bi değişiklik yok. sanıyorum ki; beni oyalamak için bilerek başka bi şampuan söyledi. iyice uyuz oluyorum lavuğa. kafaya koydum, döveceğim. “resmen beni kandırdı” diyerek kuruyorum kendimi. ama şampuanını söylemedi diye de adam dövülmez, semtin de bi raconu var. bi mahalle maçından sonra kötü oynamasını bahane edip tekme tokat giriyorum tolga’ya. ama öyle sinirliyim ki zor alıyolar elimden. sonrasında haklılığımı desteklemek için bi daha kendisini kadroya almayacağıma dair mesajlar içeren küfürlü kelamlar sıralıyorum peş peşe... hem fiziksel hem psikolojik baskının ardından bunu kuzguncuk sağlık ocağına götürüyoruz, yalandan biraz tentirdüot-pansuman falan derken kısa sürede taburcu oluyor. tabi işin içinde yaralanma hadisesi olunca konu ailelere kadar gidiyor. akşam tolga, babası ve dayısıyla bizim kapıda. o an’a kadar konudan bi-haber ebeveynlerime de sürpriz oluyor... karşı taraf gergin-sinirli, bizimkiler mahçup... sonra bana zorla özür dilettiriyorlar. özür diyorum ama içimden sövüyorum tabi... “ne olurdu doğru şampuanı söyleseydin göt herif...”

aradan aylar geçiyor... tolganın saçlar ahenkle dans ederken bizimki hala koyun postu. bu arada bilgisayar alıyor babası. semtteki ilk bilgisayar. hem de hugo oynandığını iddia ediyor eleman. herkes şok! zorla da olsa bi şekilde kendimizi davet ettiriyoruz. tabi bilgisayarmış, hugo'ymuş benim sikimde değil. varsa yoksa “hangi şampuan???”... eve girdikten beş dakika sonra tuvalet ne tarafta diye sorup sıkıştığmı belirtiyorum. eleman klozetin taşına sıçratmamam konusunda beni uyararak tarif ediyor. girip içeri kapıyı kilitliyorum. hemen duşa kabine yönelip ses çıkarmadan kapısını açıyorum... karşımdaki manzara beni dumur ediyor. sevinsemmi üzülsemmi saysammı sövsemmi bilemiyorum. kabinin kapısını kapatıp tekrar açıyorum. sonra bir kez daha... bir kez daha... karşımda bana bakan koskoca bi şişe ipek şampuan. üstelik salatalıklı olması da subliminal mesaj gibi! elim ayağıma dolanıyor. ne yapacağımı, ne söyleyeceğimi bilemiyorum. bütün planlar şampuan üzerine kurulu olduğundan b planı yetmezliğinden ölecek gibi hissediyorum kendimi. müthiş bir hayal kırıklığıyla odaya geri dönüyorum. o esnada oyun sırası bana gelmiş, "hadi otur hugo'yu bekletme" diyor tolga. içerisinde bulunduğum ruh halinden midir nedir istemsizce “hugonun da amına koyim, senin de amına koyim, şampuan parası boşa gitti“ diyorum tolga'ya. tabi annesi hemen dibimde bitiyor. benim akıllanmayacağımı söyleyip kovuyor evden. ertesi günde öğreniyorum ki tolga’ya benimle arkadaşlık yapmasını yasaklamış. koyun postlu kafamı iki elimin arasına alıp, hem aylarca süren planlarımın çöpe gitmesine, hem de ilk ve o an ki tek bilgisayar sahibi arkadaşımı kaybetmenin acısını  yüreğimin en derinlerine kıskançlığımla birlikte gömüyorum.


Yorumlar

Bu blogdaki popüler yayınlar

kafasına göre delikanlı

heavy metal ile pesimist underground hip hop arasında kaldığım anlardan biriydi. bir kulağımda silahsız kuvvet, diğer kulağımda metallica tınıları yankılanıyordu. saçma sapan bir içgüdüyle, kendimi bir taraf seçme mecburiyetinin koynunda buldum. ben öyle mi daha iyi olur böyle mi ikilemlerinde boğuşurken, arkadaşlarım çoktan tarafını seçmiş ve kendilerini alev alev yanan bir rekabet ortamına sokmuşlardı. tabii ki beni de çok geçmeden markaja aldılar. bir an önce tarz seçmem gerektiği konusunda ikna ettiler. artık rengimi belli etmeliydim, çünkü  semtte maç kadroları, sosyal aktiviteler, kavga tarafları, manitacılık mevzuları vs. hep seçtiğin tarza göre şekilleniyordu. o zamanlar "game of thrones" da olmadığından sancaksız kardeşlik triplerine de uyanamıyordum. fakat ne olduysa bi aydınlanma yaşadım ve "sikerim yapacağnız işi" deyip çekildim kenera. "dinleyeceğiniz müziğe de seçeceğiniz tarafa da ceza'ya da kurt cobain'e de koyim!" şekilde bi küfür ...

kılas oto yıkama

kapıdan gelen yumruklama sesiyle gözlerimi açtım. terleyen yanağım deri koltukla   bütünleşmiş vaziyetteydi. üzerine yaslandığım gözüm yarım yamalak aralanabildi. koltuktan göz kapağıma, oradan kirpiklerime kadar bulaşan terimin gözümü yaktığını hissedip tamamen ayıldım. güç bela doğruldum ama sanki kafam hala kotuktaydı ve "beni bırak da ne yaparsan yap" diyordu. ben ayağımın altındaki cam kırıklarının neye ait olduğunu hatırlamaya çalışırken, sigara paketinden yapılıp hunharca kullanıldıktan sonra küllüğe basılmış zıvanalar pişkin pişkin sırıtıyolarmış gibiydi. sadece beş metre uzağımdaki kapıya vurulan yumluklar, koltukta doğrulduğum anda daha gür hissedilir oldu. kapıyı açtığımda sinirden suratı pancar gibi kızarmış muzaffer abi ağzından tükürükler saçarak "bu kapı otomatiğinin bana garezi var, nezaman acelem olsa açılmıyo" gibisinden bişeyler zırvaladı. sinirinin sebebi de işe geç kalmış, apar topar minibüsünü çıkarması gerekiyomuş ama otomatik kapı tutukluk ...

janti spor salonu

paraya hakim delikanlıların ve hanımların gözdesi, janti diye tabir edeceğimiz spor salonundaki ilk günüm. kayıt kuyut işlemlerini öncesinde ayarlamışım, misafirvari bi statüde olmama rağmen mekanın sahibi gibi kapıdan içeri girip resepsiyondaki atletik hatuna selam çakarak doğruca soyunma odasına yöneliyorum. soyunma odası antrenmanını yeni bitirmiş, aynanın karşısında abidik gubudik hareketler yaparak kaslarıyla böbürlenen, amino asitler protein tozları garip gulema mamalarla kendini şişiren tiplerle dolu. sote bi yerde boş dolap bularak kimseyle muhatap olmadan spor kıyaseflerimi giyip dalıyorum salona. ısınmak için boş bi yer ararken salonun arka taraflarında çevresindeki duvarlar siyaha boyanmış diğer yerlere nazaran daha karanlıkta bırakılarak hafif underground hava katılmış bi boks ringi ilişiyor gözüme. ama şansıma ring dolu. üç beş tane yarma sözde antrenman yapıyolar. ringin entafına koşu bandları ve bisikletler konumlandırılmış cardio için. sağında solunda kimsenin olmadığ...