tam bittim dediğim anlardan birinde elime iki tane kız geldi. fakat önümde ki para için söylenebilecek tek söz; "bi atımlık kurşun". böyle olunca hep bi bıyık altından gülerim kimseye çaktırmadan. bu sefer tuttum ama kendimi. neyse ki başlangıçta kimse potu arttırmadı. şaşırmadım desem yalan olur, çünkü dokuz kişiyiz masada ve elinde hiç bişey olmasa bile sığırın biri çıkıp heyecan olsun diye üç beş bir şeyler vurur. para kaşıyor milleti resmen.
ben içime içime sevinirken kurpiyer kadın açtı ilk üç kağıdı. aynen kadın kurpiyer var mekanda. bi kumarhane için kalite göstergesi olarak sayabileceğimiz kalemlerden biridir kadın kurpiyer. gerçi oyuncunun zararına bi durumdur bu ama çoğu kişi fark etmez kadını kesmekten, ince ince süzmekten. zararı ne derseniz, mekanda kadın kurpiyer olduğunda kazananın potundan en fazla %10 çekilecek ganyot yerine göre %15 hatta %20 ye kadar çıkar. üstelik bahşişi de fazla bekler. beklemese bile millet kadına yavşamak için fazla fazla atar. anlayacağın kadının olduğu her yerde gözünü açık tutacaksın ki götün kapalı kalsın.
gerçi bizim kurpiyerde baktırıyor kendine. özge diye bi hatun. en kral mankene taş çıkartır. uzun boylu, zayıf, göğüsleri 85B sütyene zor sığan, ince belli, dolgun kalçalı, ince bilekli bi esmer güzeli. kıbrısta beş sene kurpiyerlik yapmış. sonra "yüzün eskidi" deyip işten çıkarmışlar. hiç bir kumarhane de almamış vukuatlı muamelesi yapıp. kıbrıs'ta öyle bi muhabbet varmış. belli bi zaman sonra ne kadar iyi olursa olsun kurpiyerleri çalıştırmıyorlarmış, oyuncular "benim bu kızla hiç şansım tutmuyor" diyip oyuna oturmadıkları için. iyi de olmuş aslında. yoksa nerde tanışacaktık...
flop diye tabir ettiğimiz yere açılan ilk üç kağıda baktım ve az önce ki sevincim kursağımda kaldı. hepsi maça olmak üzre as, vale ve beş. ömer yavşağı sanki royal flush yakalamışçasına attı ortaya bi balya çipi. bana sıra gelene kadar iki kişi gördü, bir kişi de pas geçti. benim de görmem için atmam gereken para önümde duranın yarısına denk geliyodu. "bi atımlık kurşun"un yarısını ne üdüğü bekirsiz bi ele yatırmak ne kadar mantıklıydı karar veremiyordum. iki kızla per yapmıştım ama elinde iki maça olan renk yapıp beni ezebilirdi ya da daha yüksek bi perle şamarı yemek yüksek ihtimalli duruyordu o an. zaten hali hazırda açılmış bi as vardı masada. bende yoktu ama masada kidiğer sekiz kişiden birine destedeki diğer üç astan biri gitmiş olmalıydı. ben bu olasılıkları düşünürken özge'den "satranç mı oynuyoruz?" espirisi geldi. tabi masadaki herkes kıza yavşamak için güldü. çok umursamadan düşünmeye devam ettim. sonradan açılacak iki kağıda odaklandım ve bi anda önümde ki çiplerin yarısını attım masanın ortasına. benden sonrakilerden üçü daha görüp bi tanesi pas geçti. hemen ardından turn diye tabir ettiğimiz dördüncü kağıt açıldı. önce kağıda baktım sonra özge'ye. sevinçten gözlerim dolmuştu. o da anladı açtığı kağıdın hayırlara vesile olduğunu. inceden bi gülümsedi başını farklı tarafa çevirerek. set yapmıştım üç tane kızla. şimdi bunu diyince cinsel bi çağrışım olabiliyor ama ne yazık ki üç kızı anca poker masasında elimde tutabildim bu güne kadar.
neyse ömer yavşağı yine aynı rakamla arttırdı potu. benden önce ki iki kişi tereddütsüz gördü. adamların bu kadar kendinden emin oynadıklarını görünce silkelendim bi. sonuçta beni geçebilecek beş olasılık daha vardı. yine de fazla düşünmeden attım elimdeki geriye kalan tüm parayı da masaya. benden sonraki oyunda kalan üç kişinin üçü de gördü.
"river" diye tabir edilen son kağıt açıldığın da götümde havai fişek patlatacak kadar sevindim. ama özge'ye bile bakmadım. içime içime patlattım sayısız havai fişeği, torpili, maytabı. 4. kız da açılmıştı ve kare yakalamıştım. gözlerimi ömer'e dikip bekledim ne diyecek diye. arttırmadan "check" dedi. işte o an elimde biraz daha para olsun istedim. yakalamıştım onu. sıra bana geldiğinde ben arttırıp köşeye sıkıştırmalıydım onu ama imkanlar el vermedi. velhasıl kelam benden sonra pek bi hareket olmadı ama ortaya baktığım da manzara gözlerime yeşil yeşil dolarlar olarak yansıyordu. o an da hiç bir olasılığı hesaplayamaz olmuştum. kimin elinde ne vardır, ne varsa kazanırım, ne varsa kaybederim düşünenez olmuştum. benim elimde kare vardı işte. kızlardan oluşan kale gibi bi kare. eğer ortada toplanan potu çekersem masadaki en büyük hisseyi elime alacaktım...
derken sırayla herkes eteğindeki taşları döktü masaya. sonuç benim için rüya gibiydi. kare kızı geçebilen bi kağıt yoktu kimsenin elinde. hayatımın en yüksek potunu önüme doğru itti özge, göğüslerini masaya yaslayıp inceden bi çatal frikiği vererek... üstelik çok ufak bir ganyot çekti. yüzde hesabına girmeden cüzi bir şey aldı ortadan sadece. ama ben onun kadar alçak gönüllü olamadım. yüksekten uçarak uzattım bahşişini. iki kağıtla ikimiz de ihya olmuştuk. seans bitimine kadar korudum önümde ki parayı. hatta biraz daha arttırdım. saatler sabaha karşı dördü gösterirken seans sonu geldi ve "cash out" diyerek koydum paramı cebime. oyun devam edecek sanıyodum ama öylesine büyük bir potu çekip masadan çıkarmam diğer oyuncuların sinirlerini bozmuştu. oynamak istemediler. nitekim oyun tekrar kurulmadı. bi taksiye atlayıp doğruca ofise gittim. kozyatağındaki plazanın altına yeni açılan bankanın atm'sinden hesabıma yatırdım tüm parayı. o günkü maaşıma göre yaklaşık on bir katı bi paraydı hesabıma geçen. yani neredeyse tüm yılın kazancını tek gece de çıkarmıştım.
sabah ezanı okunmaya başladı. o saatten sonra eve gitmenin bi anlamı yoktu. ofise çıkıp bilgisayarımın başına oturdum. açıp açmamak konusunda çekimserdim biraz. kahve demlemek üzre kaltım yerimden. bisküvi kahve kombiniyle kahvaltımı yaparım diye düşündüm, sonra vazgeçip ofisin karşısındaki taner böreğe gittim. duble kürt böreği söyledim yanında ince belli çayla. çay şekersiz ama böreğe bastım pudra şekerini. garson tip tip baktı ama "sikerler" dedim içimden. neyse parası veriririz... garson içimden geçenleri gözümden okumuş olacak ki uzadı hemen. duble kürt böreği ve üç çaya on beş lirayı verip yol aldım. on beş lira o an benim için devede kulak... bi gün önce olsa düşünürdüm ama kahvaltıya on beş lira vermeyi. sonuçta ayda ortalama yirmi iş günü var. bu hesapla ticket parası olduğu gibi kahvaltıya gider... gerçi düşünmesine düşünürdüm bu ince hesapları da, hiç iplemezdim. çünkü hayatta sahip olduğum her şeyi bu hesapları umursamayarak elde etmiştim. en azından öyle olduğuna inanırım. tekrar ofise çıkıp bilgisayarımın başına oturdum. mesai saatine kadar transfer haberlerini okudum. okurken içimden bi ses "bu dursun özbek bizi bitirecek" dedi. sonra böyle düşünmek için erken olduğuna ikna ettim kendimi. adam göreve geleli daha bir iki ay olmuştu sonuçta. bakarsın harbiden ibrahimoviç'i getirir...
öyle böyle mesaiye başladık. bende bi rahatlık, mutluluk... öğle yemeğine çıktık yine cümbür cemaat. ver elini kozyatağı carrefour... laf arasında boş boğazlık yapıp kumara gittiğimi söyledim müdürüme. baya şaşırdı. istanbul'da kumar oynandığından bile haberi yokmuş. mallık yaptığımı fark edip konuyu değiştirmeye çalışsam da o üsteledi. şok olmuştu. onun bu kadar şaşırmasına da ben şaşırdım. sonuçta lise birden beri kumar oynayan adamım...
aynen öyle lise bir de barbut atarak başladım kumara. o zamanlar tenefüslerde ya da boş derslerde barbut atardık. çoğu zevk için oynasa da benim için ciddi bi gelir kapısıydı. kazandığım zamanlar tabii.
liseye başladığım da babam haftalığıma zam yapıp yirmi milyona çıkarmıştı. yani günlük dört milyon gibi mütevazı bi rakam. yine de sevinmiştim yirmi milyona. küçük ama onurlu... lakin günlük dört milyonun lise hayatında bana yetmeyeceğini okulun ilk haftası anlamıştım. ilerleyen haftalarda cebimde ki 3410 da gözüme batmaya başlamıştı. renkli ekran bi telefon almanın vakti çoktan gelmişti. milletin bi elinde 6600 diğer elinde çükleriyle gamze özçelik izlediği dönemler de benim 3410 baya bi sönük kalmıştı. babamın bana yeni telefon alma ihtimali yoktu. hadi telefonu geçtim günlük dört milyonla kantinden sadece ekmek arası patates alabiliyordum. köfte, sosis, sucuk hak getire... bir gün üsküdar da ki telefoncuların birinde siemens'in yeni çıkan c60 modelini gözüme kestirmiştim. rengarenk ekranı ve harici kamera takabilme özelliğiyle ateş ediyordu. fark ettiyseniz dahili kameralı telefonlar hayallerde bile yok. fiyatının "iki yüz seksen the city" olduğunu söyledi telefoncu. benim haftalıkları hiç yemeden biriktirirsem aşağı yukarı üç ayda alabiliyodum telefonu. kamerasına da yetmiş milyon fiyat çektiler. önce kamerayı alıp kendimi telefona motive etmeyi düşünmedim değil. ama büyük mallık olacağına karar verip hemen uzaklaştım bu düşünceden.
derken bir pazartesi, cebinde el değmemiş haftalığımla ilk zarımı attım. acemi şansımıdır nedir üst üste attığım üç zarla süpürdüm herkesi. ilk ikisi 5:5 sonuncusu 3:3 gelmişti. barbutda 3:3 / 5:5 / 6:5 / 6:6 kazanan, 1:1 / 2:2 / 2:1 / 4:4 de kaybeden zarlardır. diğerleri ara zar... cebimden yüz milyondan fazla para oldu bi an da. sonraları da pazartesi'leri okula gider gitmez düşüyodum zara. üç dört zarda belli oluyodu haftanın nasıl geçeceği. ya kral takılıyordum ya terso. ortası yok. bu mereti sürekli oynamaya karar verdim. yirmi milyon hiç yoktan iyiydi gerçi ama beni kurtarmıyordu. "ya hep ya hiç" dedim. sonradan bu hayat felsefem oldu farkına varmadan. bir kısmını istemedim hiç bir şeyin. ya hep ya hiç... haftalığım kadar oynuyordum ama sadece. limit koymuştum kendime. kazandığımda artıya geçtiğim parayı zulalıyordum.
bir ay gibi kısa bi sürede zulamda üç yüz milyon para birikmişti. annemi de alıp gittim doğruca telefoncuya. telefonu sıfır kutusunda getirdiler. üç farklı renk opsiyonundan, gri beyaz olanı seçmiştim. diğerlerine kıyasla daha bi oturaklı duruyordu. ağır görünmesi önemliydi. artık kumar alemindeydik çünkü. telefoncuya nakit vereceğimi söyleyip pazarlık yaptım. iki yüz altmışa düştü. "düz iki yüz elli olsun" ısrarlarıma rağmen inadını kıramadım. param olduğunu anlamıştı çünkü çakal. cebimde para olduğunu kimseye belli etmemem gerektiğinin dersini almam, ilerleyen yıllarda poker masalarında çok işime yarayacaktı. eve gider gitmez şarja taktım. hiç kullanmadan on iki saat şarjda kalması gerekiyormuş. geçmek bilmedi o on iki saat. oyunlara bile girmedim. eski telefonda yılan oynadım uzunca bi süre. satmamıştım onu da kendim almadığım için. üstelik baba yadigarı sonuçta. ilk telefon... babam böyle şeyleri önemsediğimi bilmez. dünya sikime takılıyorum zanneder ama duygusal bi yapım var. "kime ne" diye düşündüğümden pek yansıtmam dışarı. bu da yıllar sonra poker masaların da çok işime yarayacaktı...
lisenin ilk senesinin sonuna geldiğimizde barbutun yanına bir kaç çeşit oyun daha eklemiş olsakta gelenekçi bir yapımız olduğundan zarı hiç bırakamadık elimizden. neyse ki okul vakitlice bitti de başımıza bi iş gelmeden dağıldık. evdekiler taktir teşekkür alamadım diye ilk başta tribe girdiler ama ben o şartlarda sınıfı geçmemin ciddi bi başarı olduğunu düşünüyordum ve bunu zamanla onlar da kabul etti.
her sene olduğu gibi o sene de okul kapanır kapanmaz köye gittim. günümün çoğunluğu denizde geçiyordu. gideli henüz birkaç gün olmuştu ki haydan gelen huya gitti... kızgın çakıllardan serin sulara koşarak yaptığım artistlik atlayıştan kısa süre sonra, türlü zorluklarla aldığım, nispeten yeni telefonumu da yanımda getirdiğimi fark ettim. o an başımdan aşağı kaynar sular döküldü. üstelik ceplerimi yokladığım da düşürdüğümü anladım. cepte telefonla denize atlamak nasıl bi mallıktır... koskoca karadenizde çük kadar bi telefonu aramak gibi bi saçmalığa kalkıştım. sanki bulunca bi boka yarayacakmış gibi. tabii ki de bulamadım. bir umut kıyıya yüzüp belki suya atlamadan cebimden çıkarmışımdır diye eşyalarımı karıştırdım ama yoktu... dediğim gibi haydan gelen huya gitti.
ama o gün öğrendim ki haydan gelenin huya gitmesi benim yüzümdendi. kişisel bi mallık. yani tamamen kontrol bendeydi aslında. ilk başlar da telefonumu kaybettiğime çok üzülsem de çıkardığım dersle gelecekte ki haydan gelenleri kurtarmış oldum belki de.

Yorumlar
Yorum Gönder