Ana içeriğe atla

akvaryum maceraları



ilk ve tek akvaryumumdu 70x50x30 ölçülerinde ki camekan. 15 milyon vermiştim ve bu ozamanlar 14 yaşında ki bir velet için hatırı sayılır bir paraydı. akvaryumun yanında 1 japon balığıyla 1 çöpçü balığını hediye etmişti pet şopçu dayı. japon semti koruyacakmış, çöpçü de ortalığı temizleyecekmiş. hikaye güzel geldi, kuçaklayıp hepsini hızlı hızlı götürdüm eve. hevesle odama sistemi kurdum. önce içini sildim akvaryumun -temizlik imandan gelir, imansız balık bize yakışmaz- sonra suyunu doldurdum validenin bulaşık leğeniyle, 10-15 sefer yaparak... peşinden saldım balıkları içine. 

aynı pet şopçu dayının dediği gibi japon semtini kollamaya başladı, çöpçüde diplerde bok püsür ne bulsa yiyor. ama bişeyler eksikti. koca akvaryumda iki balık mal gibi yüzmekten başka bi atraksiyona giremiyor. ertesi gün tekrar gittim pet şopçu dayıya, bişeylerin ters gittiğini anlattım. peşinden hemen filtreli hava motoru, kum-çakıl-taş, su bitkisi çıkarıp koydu masaya. onları da almam gerekiyomuş.  olduk mu sana 25 lik... neyse yeni ekipmanları hızla eve götürüp mevcut sisteme entegre ettim. harbiden bi canlandı akvaryum. ışığı falan da yaktım dipten suyun üzerine kadar çıkan bitkilere doğru. on numara beş yıldız ambians. odam film setine döndü. tam eve manita atmalık bahane. kızlara anlattığım zaman kafalarında  merak uyundırması kaçınılmaz.

her şeye rağmen yine bişeylerin ters gittiğini fark ettim. kumu dibe serip, çakıllar, taşlar, bitkiler fakan döşeyince bizim çöpçü kayboldu ortalıktan. balığı akvaryumda görmek için bi yere çöküp dakikalarca beklemen gerekiyor. semtin hızlı delikanlısı japon da bitkileri görünce beynini yedi. habire ısırık almaya çalışıyor, başka hiç bi bok yaptığı yok. ertesi gün yine ilk iş gittim pet şopçu dayıya. durumu anlattım. hemen bana ordan 2 çöpçü, 1 vatoz (camları silecekmiş, bu balık olmazsa camları yosun tututomuş akvaryumun) , 5 tane de japon verdi (15 milyon). tam dükkandan çıkacakken japonları sevmediğim geldi aklıma. uyuz bi millet. geri dönüp bunların yerine ne alabilirim diye sordum. aynı fiyata pörtlek gözlü kapkara teleskop denen balığı gösterdi. zencileri severiz... hemen bıraktım japonları, aldım 5 tane zenciyi. doğruca eve geçip saldım akvaryuma. 5 zenci 1 japon 3 çöpçü 1 vatozum vardı artık. dediği gibi vatoz hemen cama yapışıp gündelikçi gibi temizlemeye başladı. çöpçüler kumların arasından boku püsürü süpürüyor, japon hala mal mal bitki yemenin peşinde, ama zenciler kamerun milli futbol takımı gibi. saha da ayak basmadık yer bırakmıyor, rakibe önde basıyor, oyunun tamamını 3. bölgeye yığıyor. bende kenardan fatih terim misali gerile gerile onları izliyorum. yalandan el kol hareketleri yaparak "kaçırma o yemi" gibi direktiflerle konrolün bende olduğunu hissettiriyorum.

akvaryumdan artık keyif almaya başladım derken zenciler canımı sıkmaya başladı. neden mi? onlar da düştü gırtlak peşine. habire bitkileri yemenin peşinde. hal böyle olunca merak edip bu tutam koparıp yedim bende. tadı da bi boka benzemiyor. darlanıp gittim pet şopçu dayıya. "bana zeki çevik ahlaksız atletik ince ama güçlü bi balık lazım" dedim. aradığım tariflere uyan 2 tane balık olduğunu söyledi; biri köpek balığı(pengasus) diğeri melek. aldım ikisini de. doğruca eve gidip saldım akvaryuma. harbiden de vızır vızır yüzmeye başladılar. ama bi kaç dakika sonra köpek balığı yattı sırt üstü suyun dibinde. sonra da ölü gibi  suyun üstüne vurunca hemen bu konularda bilgili olan bi arkadaşımı aradım. su soğuk gelmiş olabilir dedi. can havliyle mutfağa koşup çaydanlığın altında kaynayan suyu annemin emektar bulaşık leğenine doldurdum, balığı da elimle kaptığım gibi leğene attım. tabi ben atar atmaz balığın karnı çatladı ve bildiğin hamsi buğulama kokusu yayıldı eve. sinirle koştum pet şopçu dayıya. anlattım durumu. demez mi o balık ölü taklidi yapar, bi kaç dakka bekleseydin yeniden yüzmeye başlardı... olan olmuştu artık. büyük umutlarla aldığım köpek balığım vefat eden ilk balığım olmuştu. hüzünle eve dönüp yeni aldığım melek balığını izlemeye başladım. melek ince yapılı hızlı atletik falandı ama biraz değişik bi delikanlıydı. habire diğer balıkları dürtükleyip duruyodu. aradan 2-3 gün geçtikten sonra melek dışında ki tüm balıklarımın üstünde belirgin yaralar oluştuğunu gördüm. bir süre sonra bu yaralar mantara dönüşüp balıkların tüm derisini bembeyaza boyadı (zenciler dahil). benim kamerun milli takımı oldu sana rus kızılordu korosu. bütün gün camın önünde durup bana bakıyorlar. sanki yüzmeyi unuttular, hiç hareket yok. fazla geçmeden melek dışındaki tüm balıklarım hakkın rahmetine kavuştu.


yine pot şopun yolunu tuttum. hayal kırıklığına uğramış bi şekilde başımdan geçen bu elim hadiseyi dayıya anlattım. bana demez mi "melek sadece kendi türüyle yaşar. diğer türlere karşı çok agresif davranır ve saldırıp yaralar."  mecburen tüm aile üyelerine sövüp koşarak çıktım dükkandan. baştan söylesene... eve döner dönmez geriye kalan tek balığım olsa da diğerlerini telef ettiğini için meleğe uyuz olup arka bahçedeki kedilere attım...


Yorumlar

Bu blogdaki popüler yayınlar

kafasına göre delikanlı

heavy metal ile pesimist underground hip hop arasında kaldığım anlardan biriydi. bir kulağımda silahsız kuvvet, diğer kulağımda metallica tınıları yankılanıyordu. saçma sapan bir içgüdüyle, kendimi bir taraf seçme mecburiyetinin koynunda buldum. ben öyle mi daha iyi olur böyle mi ikilemlerinde boğuşurken, arkadaşlarım çoktan tarafını seçmiş ve kendilerini alev alev yanan bir rekabet ortamına sokmuşlardı. tabii ki beni de çok geçmeden markaja aldılar. bir an önce tarz seçmem gerektiği konusunda ikna ettiler. artık rengimi belli etmeliydim, çünkü  semtte maç kadroları, sosyal aktiviteler, kavga tarafları, manitacılık mevzuları vs. hep seçtiğin tarza göre şekilleniyordu. o zamanlar "game of thrones" da olmadığından sancaksız kardeşlik triplerine de uyanamıyordum. fakat ne olduysa bi aydınlanma yaşadım ve "sikerim yapacağnız işi" deyip çekildim kenera. "dinleyeceğiniz müziğe de seçeceğiniz tarafa da ceza'ya da kurt cobain'e de koyim!" şekilde bi küfür ...

kılas oto yıkama

kapıdan gelen yumruklama sesiyle gözlerimi açtım. terleyen yanağım deri koltukla   bütünleşmiş vaziyetteydi. üzerine yaslandığım gözüm yarım yamalak aralanabildi. koltuktan göz kapağıma, oradan kirpiklerime kadar bulaşan terimin gözümü yaktığını hissedip tamamen ayıldım. güç bela doğruldum ama sanki kafam hala kotuktaydı ve "beni bırak da ne yaparsan yap" diyordu. ben ayağımın altındaki cam kırıklarının neye ait olduğunu hatırlamaya çalışırken, sigara paketinden yapılıp hunharca kullanıldıktan sonra küllüğe basılmış zıvanalar pişkin pişkin sırıtıyolarmış gibiydi. sadece beş metre uzağımdaki kapıya vurulan yumluklar, koltukta doğrulduğum anda daha gür hissedilir oldu. kapıyı açtığımda sinirden suratı pancar gibi kızarmış muzaffer abi ağzından tükürükler saçarak "bu kapı otomatiğinin bana garezi var, nezaman acelem olsa açılmıyo" gibisinden bişeyler zırvaladı. sinirinin sebebi de işe geç kalmış, apar topar minibüsünü çıkarması gerekiyomuş ama otomatik kapı tutukluk ...

janti spor salonu

paraya hakim delikanlıların ve hanımların gözdesi, janti diye tabir edeceğimiz spor salonundaki ilk günüm. kayıt kuyut işlemlerini öncesinde ayarlamışım, misafirvari bi statüde olmama rağmen mekanın sahibi gibi kapıdan içeri girip resepsiyondaki atletik hatuna selam çakarak doğruca soyunma odasına yöneliyorum. soyunma odası antrenmanını yeni bitirmiş, aynanın karşısında abidik gubudik hareketler yaparak kaslarıyla böbürlenen, amino asitler protein tozları garip gulema mamalarla kendini şişiren tiplerle dolu. sote bi yerde boş dolap bularak kimseyle muhatap olmadan spor kıyaseflerimi giyip dalıyorum salona. ısınmak için boş bi yer ararken salonun arka taraflarında çevresindeki duvarlar siyaha boyanmış diğer yerlere nazaran daha karanlıkta bırakılarak hafif underground hava katılmış bi boks ringi ilişiyor gözüme. ama şansıma ring dolu. üç beş tane yarma sözde antrenman yapıyolar. ringin entafına koşu bandları ve bisikletler konumlandırılmış cardio için. sağında solunda kimsenin olmadığ...