Ana içeriğe atla

Kayıtlar

kafasına göre delikanlı

heavy metal ile pesimist underground hip hop arasında kaldığım anlardan biriydi. bir kulağımda silahsız kuvvet, diğer kulağımda metallica tınıları yankılanıyordu. saçma sapan bir içgüdüyle, kendimi bir taraf seçme mecburiyetinin koynunda buldum. ben öyle mi daha iyi olur böyle mi ikilemlerinde boğuşurken, arkadaşlarım çoktan tarafını seçmiş ve kendilerini alev alev yanan bir rekabet ortamına sokmuşlardı. tabii ki beni de çok geçmeden markaja aldılar. bir an önce tarz seçmem gerektiği konusunda ikna ettiler. artık rengimi belli etmeliydim, çünkü  semtte maç kadroları, sosyal aktiviteler, kavga tarafları, manitacılık mevzuları vs. hep seçtiğin tarza göre şekilleniyordu. o zamanlar "game of thrones" da olmadığından sancaksız kardeşlik triplerine de uyanamıyordum. fakat ne olduysa bi aydınlanma yaşadım ve "sikerim yapacağnız işi" deyip çekildim kenera. "dinleyeceğiniz müziğe de seçeceğiniz tarafa da ceza'ya da kurt cobain'e de koyim!" şekilde bi küfür ...

nam-ı diğer

iş yerine ulaşım hususunda alemin kralıydım bir zamanlar. apartmanımızın kapısıyla iş yerimin kapısı arasında ki mesafe bi duvar kalınlığındaydı. kepengin açılış sesini duyunca ayakkabılarımı giyip inerdim eczaneye. engin abi beni görür görmez "hadi bi çay koyski" espirisini "bu çocuğun afyonu patlamış mıdır acaba" diye düşünmeden yapıştırırdı yüzüme gözüme. akabinde dümenden bi paspas, inceden bi toz alma derken 1 saatini yerdim mesainin. angaryası bitmezdi gerçi. habire yazdığı reçeteye imza atmayı unutan ama kapris ve ego dallarında bütün rekorları sikip atmış doktorların peşinde koşmak mı dersin, depodan ilacı gelen teyzeleri kapı kapı dolaşmak mı dersin, biriken reçeteri(en az 2 koli) günü geldiğinde ssk'ya teslim etmek mi dersin (toplu taşımayla), olmayan ilacı komşu eczanelerde bi umut aramak mı dersin... ama semte hakim olmanın verdiği vicdani rahatlık bi nebze olsa teselli ediyordu beni. ozamanlar semti koruma geyiklerine yeni başlıyoruz tabi, rütbe alm...

mallık

aşağı yukarı bir iki hafta kadar önceydi. askerden yeni gelmiştim... geldiğimden beri her gece olduğu gibi evdeki herkesin uyuduğundan emin olduktan sonra kendimi sokağa attım. tüm semt, gecenin üzerine çökerttiği hüzünle derin bir sessizliğe gömülmüştü. bomboş sokaklarda yalnız başıma yürümeye başladım. yürürken ben adım attıkça arkamda kalan tüm binalar yerle bir oluyor, ileriye attığım her adımla ayağımı kaldırdığım asfalt dibe çöküyor, geçtiğim her yer adeta bir harabeye dönüyordu. arada dönüp arkama baktığımda ise bu harabenin içerisinden çıkmaya çalışan çocukluğumu görüyordum. gençliğim ise çoktan enkazın altında kalmış ve en ufak bir kurtarılma umudu barındırmıyordu. artık önümde sadece iki seçenek vardı; ya dönüp arkama çocukluğuma sarılıp tüm hayatımı onunla birlikte ama bu harabenin içinde yaşayacaktım ya da yürümeye devam edip kalan ömrün bitmesini bekleyecektim. korktum! dönemedim arkama... yürümeye devam ettim... az gittim uz gittim ana avrat düz gittim ve bi baktım çocukl...

portakal

kahvaltıda tüketmek üzere 200 ml. bir portakallı cappy meyve suyu (karton kutu) aldım. plastik kamışını üst kısmında yer alan yuvarlak jelatine denk getirerek içeriye doğru bastırdım. jelatini yırtılıp kamışı içeriye doğru ilerlettim. ta ki kutunun dibine ulaşana kadar. sonrasın da elimi kamıştan çektim işte her şey o an da oldu... kamış yukarı yönde hareket ederek tekrar geri çıktı. tekrar dinine kadar bastırdım kamışı ve yine geri çıktı. sonrasında tekrar ve tekrar... bir anormallik olduğunu anlamıştım. dudaklarımı kamışa götürüp meyve suyundan bir yudum almayı denediğim de ise her şey gün yüzüne çıktı. evet meyve suyu gelmiyordu. hava bile gelmiyordu... doğa ne kadar sürprizlerle dolu olduğunu bir kez daha gözler önüne serdi. kamış jelatini delip içeriye girdiğinde, kopan jelatin parçası öylesine muntazam bir şekilde kamışın önünü sarıp tıkamıştı ki meyve suyundan tek bir yudum almak bile imkansızlaşmıştı. ne mi yaptım? ters yönde baskı tabi ki! tekrar kamışa yöneldim ve bu sefer üf...

gözlük

aslında gayet sıradan bir gündü benim için. herzaman ki saat de uyanmış ve sırasıyla tuvalet, el/yüz yıkama, diş fırçalama, giyinme ritüelimi icra edip işe gitmek üzre yola çıkmıştım. yine her gün olduğu gibi apartmanın merdivenlerini inerken ayetel kürsi'yi okumuş ve bitişini ana kapıya vardığım an'a denk getirmenin haklı gururunu yaşamıştım. kapıdan dışarıya adımımı attığım an da ise elimi yakamda asılı duran , 2014 ağustos'undan beri severek kullandığım  güneş gözlüğeme atıp kıvrak bir bilek hareketiyle amacına hizmet etmesi gereken lokasyona yerleştirdim. tıngır mıngır ofise vardım... gel zaman git zaman mesai bitti ve ofisten ayrılmak üzre çantamı toparlamaya başladım. öncelikle bilgisayarımı, ardından şarj aletini ve mouse'u özenle falan filan... işte herşey o andan sonra oldu! elimi gözlüğümü almak üzere onu herzaman koyduğun çanta gözüne attığımda koca bir boşluk beni bekliyordu, adeta içine düştüğüm kör kuyular  gibi (halka'ya selam olsun)... hemen bir h...

vanilya

neden bu kadar çok severim bilmiyorum. belki de tanığım kişilerin çoğu sevmediğinden garip bir koruma psikolojisi. mesela iş yerimin yemekhanesinde ki dondurma dolabına baktığımda, her çeşidi kovalarını yarılayan dondurmaların yanında henüz el değmemiş vanilyalıya ilk kepçeyi çoğu zaman ben daldırıyorum. ya da bir çok arkadaşımın "çok ağır yeeaauuvvv" diye burun kıvırdığı buram buram vanilya kokan hypnotic poison kadın parfümü yıllardır favorim. gerçi harbiden ağır ama kullanan kadınlara baktığımda hemen hemen hepsi bu ağırlığın altında ezilmeyen, ne istediğini bilen, özgüveli, güçlü... he bir de şey var! feridun abinin vanilya şarkısı. onu da çok kişi sevmez mesela. ama ben çok sevmişimdir dinlediğim ilk günden beri. aklıma her geldiğinde de açıp dinlerim. gerçi o lavinya da olabilir ama... neyse...