Ana içeriğe atla

Kayıtlar

kendi kendine

insanı en çok yoran mıdır yoksa dinlendiren mi bilinmez... kendi kendine yaşarken pek çok zorlu mücadele verilir kendinle. kimi zaman savaşıp kimi zaman oturup dertleşilir birlikte. maçlara gidilir, filmler izlenir, kitaplar okunur, deniz seyredilir, aşık olunur...  işin aşk kısmından kast edilen kişinin "kendine aşık olması" değil tabi... mesela kız kulesinin karşısına oturup birinin gelmesini beklemek defalarca. kim olduğunun bi önemi yok. kendi kendine aşık olmuştur insan, birine ya da birilerine, onların ruhu bile duymadan. bekler kendiyle belki gelir diye, "acaba varlığımdan haberdar mıdır?" diye hiç düşünmeden. gelen giden olmaz tabi... kale arkası tribününde bir yanı "sarıııııı" diye bağırırken, diğer yanı "kırmızıııııı" diye haykırır bazılarının... eşlik eden olmasın diye kısık bi sesle. atılan her golden sonra kendine sarılır sevinçle. alınan her malubiyetten sonra stad tamamen boşalana kadar oturur tribünde kendi kendine. ...

düş duvarı

meteor yağmurlarında yıkadım düşlerimi burçak tarlalarıyla taradım her bir telini kerpiç duvarlar misali ördüm sıvaya lüzum görmeden böylesine bir şaheserin üzerini ben bile örtemezdim zaten aşabilmek için adım adım gerilip... var güçümle koştum üzerine düş kırıklıklarımın olduğu tarafta kalmıştım farkında olmadan yok yok toslamadım ama aşamadım da kim kırdı neden kırdı nasıl kırdı ne zaman kırdı sorularının cevapları birbirine karışalı çok olmuştu belki ben bile olabilirdim ya da bir başkası hatta başkaları ne önemi vardı ki harıl harıl akan nehre bakarken herkes düşünür kaynağını ama gerçek anlamda önemsemez kimse akıyordur sonuçta o an hemen önünde yatağını yara yara akıyordur işte önüne çıkanı sorgusuz sualsiz kendine katıp götürüyordur gönlünce ve gözle görülenin haşmeti bastırır tüm düşleri

gidemedim

gerçek anlamda gidebilmek için yola çıkmak, uzaklaşmak, hatta kaybolmak yetmiyormuş. olsa olsa gitmeye yeltenmekmiş tüm bunlar. birisinden ya da bir şeylerden öyle "gidiyorum" ya da "gittim" deyince gidilmediği gerçeği, "acı tecrübeler" klasörüne eklenmiştir zaten pek çoğumuzda. insanoğlu için bırakıp gitmesi en zor olansa umutlarıdır. ne kadar uzaklaşabilir ki bir insan umutlarından? hadi git gidebildiğin kadar... bırakabildin mi özgürce yaşama umudunu arkanda? istediğini yapıp, istediğini söyleme özgürlüğüne kavuşacağın günü umut etmekten gidebildin mi bir adım öteye? gidemezsin! günün birinde gerçekten sevilme umudundan en fazla ne kadar uzaklaşabilirsin? sevildiğinden emin olacağın güne kavuşma umudunu bırakıp git götün yiyorsa... gidemezsin! bir sabah uyandığında çocukluğuna dönmüş olma hayalinden ne kadar uzaklaşabilirsin? ya da bu hayalin gerçek olmasını istemeyecek kaç yetişkin vardır ki dünyada? yoktur… bu hayali ardında bırakıp nereye gidebilirsi...

sigara

peş peşe üç dal sigara yaktım. pek aram yoktur normalde. ilkinin sonuna gelirken düştü aklıma, pek çok şeyin hayalden ileri gidemediği. zaten ikinciyi yakmama vesile olan da buydu sanırım. baya antrenmanlıydım hayal kurma hususunda. hatta "yılların tecrübesi" diye anons edebilirdi beni bir spiker olsa hayal kurarken yanımda. gerçi bazen umut etmekle hayal kurmak iç içe giriyor insan hayatında. gerçekleşme olasılığı bulunan bir şeyi umut ederken, kendi kendine "ulan olmuşken bu da olsun" diyerek işi hayale dönüştürüyorsun. sonrasında olacağı varsa da olmuyor zaten. milli piyango misali "ya çıkarsa...". geçmişte hayalini kurduğum şeylere dönüp baktığım da boşu boşuna kafamı yorduğumu düşünüyorum. ama vakti zamanın da hayal niteliği taşıyan bir şey o kadar da boş olmamalıdır aslında. belki de bir hayali hayal yapan, kurulduğu andır. o an gerçekleşirse hayal niteliği taşıyordur ya da o an gerçekleşmeyeceği için... ikinci sigaranın sonlarına doğru hayali...

akvaryum maceraları

ilk ve tek akvaryumumdu 70x50x30 ölçülerinde ki camekan. 15 milyon vermiştim ve bu ozamanlar 14 yaşında ki bir velet için hatırı sayılır bir paraydı. akvaryumun yanında 1 japon balığıyla 1 çöpçü balığını hediye etmişti pet şopçu dayı. japon semti koruyacakmış, çöpçü de ortalığı temizleyecekmiş. hikaye güzel geldi, kuçaklayıp hepsini hızlı hızlı götürdüm eve. hevesle odama sistemi kurdum. önce içini sildim akvaryumun -temizlik imandan gelir, imansız balık bize yakışmaz- sonra suyunu doldurdum validenin bulaşık leğeniyle, 10-15 sefer yaparak... peşinden saldım balıkları içine.  aynı pet şopçu dayının dediği gibi japon semtini kollamaya başladı, çöpçüde diplerde bok püsür ne bulsa yiyor. ama bişeyler eksikti. koca akvaryumda iki balık mal gibi yüzmekten başka bi atraksiyona giremiyor. ertesi gün tekrar gittim pet şopçu dayıya, bişeylerin ters gittiğini anlattım. peşinden hemen filtreli hava motoru, kum-çakıl-taş, su bitkisi çıkarıp koydu masaya. onları da almam gerekiyomuş....

kızlar...

tam bittim dediğim anlardan birinde elime iki tane kız geldi. fakat önümde ki para için söylenebilecek tek söz; "bi atımlık kurşun". böyle olunca hep bi bıyık altından gülerim kimseye çaktırmadan. bu sefer tuttum ama kendimi. neyse ki başlangıçta kimse potu arttırmadı. şaşırmadım desem yalan olur, çünkü dokuz kişiyiz masada ve elinde hiç bişey olmasa bile sığırın biri çıkıp heyecan olsun diye üç beş bir şeyler vurur. para kaşıyor milleti resmen.  ben içime içime sevinirken kurpiyer  kadın açtı ilk üç kağıdı. aynen kadın kurpiyer var mekanda. bi kumarhane için kalite göstergesi olarak sayabileceğimiz kalemlerden biridir kadın kurpiyer. gerçi oyuncunun zararına bi durumdur bu ama çoğu kişi fark etmez kadını kesmekten, ince ince süzmekten. zararı ne derseniz, mekanda kadın kurpiyer olduğunda kazananın potundan en fazla %10 çekilecek ganyot yerine göre %15 hatta %20 ye kadar çıkar. üstelik bahşişi de fazla bekler. beklemese bile millet kadına yavşamak için fazla fazla at...

kafasına göre delikanlı

heavy metal ile pesimist underground hip hop arasında kaldığım anlardan biriydi. bir kulağımda silahsız kuvvet, diğer kulağımda metallica tınıları yankılanıyordu. saçma sapan bir içgüdüyle, kendimi bir taraf seçme mecburiyetinin koynunda buldum. ben öyle mi daha iyi olur böyle mi ikilemlerinde boğuşurken, arkadaşlarım çoktan tarafını seçmiş ve kendilerini alev alev yanan bir rekabet ortamına sokmuşlardı. tabii ki beni de çok geçmeden markaja aldılar. bir an önce tarz seçmem gerektiği konusunda ikna ettiler. artık rengimi belli etmeliydim, çünkü  semtte maç kadroları, sosyal aktiviteler, kavga tarafları, manitacılık mevzuları vs. hep seçtiğin tarza göre şekilleniyordu. o zamanlar "game of thrones" da olmadığından sancaksız kardeşlik triplerine de uyanamıyordum. fakat ne olduysa bi aydınlanma yaşadım ve "sikerim yapacağnız işi" deyip çekildim kenera. "dinleyeceğiniz müziğe de seçeceğiniz tarafa da ceza'ya da kurt cobain'e de koyim!" şekilde bi küfür ...